Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (ICC) asıl tehlikeyle karşı karşıya olduğu iddiası, kurumun kendisini savunmak için harekete geçmeyen sözde destekçilerinden geliyor. Trump yönetiminin yaptırım tehditleri ve düşmanca tutumu, mahkemenin varlığını tehdit eden yegane faktör değil; asıl yıkım, ICC’yi savunması gereken devletlerin ve uluslararası toplumun sessizliği ve eylemsizliğinden kaynaklanıyor. Bu durum, küresel adalet mekanizmasının geleceğini belirsizliğe sürüklüyor.
Gelişmenin arka planı
Uluslararası Ceza Mahkemesi, savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırım gibi ağır uluslararası suçları yargılamak amacıyla 2002 yılında Roma Statüsü ile kuruldu. Mahkeme, bugüne kadar çeşitli ülkelerdeki çatışmalarda işlenen suçlara ilişkin soruşturmalar yürüttü ve bazı önemli davalarda kararlar verdi. Ancak, kuruluşundan bu yana ICC, özellikle büyük güçlerin ve bazı bölgesel aktörlerin eleştirilerine maruz kaldı. ABD, Çin ve Rusya gibi ülkeler mahkemeye taraf olmamakla birlikte, zaman zaman ICC’nin yetkilerini ve kararlarını sorguladılar.
Son dönemde, özellikle Trump yönetimi döneminde, ABD’nin ICC’ye yönelik yaptırım tehditleri ve personeline vize kısıtlamaları, mahkemenin çalışma koşullarını zorlaştırdı. ABD, ICC’nin Afganistan ve Filistin’deki soruşturmalarını Amerikan vatandaşları ve İsrail’e karşı bir tehdit olarak gördüğünü açıkça ifade etti. Bu baskılar, ICC’nin bağımsızlığını ve tarafsızlığını tehdit eden ciddi bir faktör olarak değerlendiriliyor.
Ancak asıl sorun, ICC’nin savunucusu olduğu iddia edilen ülkelerin ve uluslararası sivil toplum örgütlerinin bu baskılara karşı yeterli tepkiyi göstermemesidir. Mahkemenin kuruluş felsefesine inanan devletler, somut adımlar atmak yerine genellikle sözlü destekle yetiniyorlar. Bu durum, ICC’nin uluslararası toplumdaki güvenilirliğini zayıflatıyor ve otoritesini aşındırıyor. Özellikle Avrupa Birliği üyesi ülkeler, ICC’nin en büyük destekçileri arasında görülmelerine rağmen, mahkemeye yönelik saldırılara karşı ortak bir duruş sergilemekte yetersiz kalıyorlar.
Bölgesel veya küresel boyut
ICC’nin zayıflaması, yalnızca mahkemenin kendisini değil, küresel adalet anlayışını da olumsuz etkileyecektir. Uluslararası ceza hukukunun gelişimi, bireysel hesap verebilirlik ilkesine dayanmaktadır. Eğer ICC etkisiz kalırsa, savaş suçluları ve insanlık dışı eylemlere imza atanlar için cezasızlık ortamı güçlenecek; bu da küresel çapta istikrarı tehdit edecektir. Özellikle Afrika, Orta Doğu ve Asya gibi çatışma bölgelerinde, ICC’nin caydırıcılık rolü kritik öneme sahiptir. Mahkemenin zayıflaması, bu bölgelerdeki insan hakları ihlallerinin daha da artmasına yol açabilir.
ABD’nin ICC’ye yönelik tutumu, yalnızca uluslararası hukuk açısından değil, aynı zamanda jeopolitik dengeler açısından da önem taşıyor. Trump yönetimi, ICC’yi Amerikan egemenliğine bir tehdit olarak görürken, Biden yönetimi daha ılımlı bir yaklaşım benimsemişti. Ancak, 2024 seçimleri sonrası olası bir Trump zaferi, mahkemenin geleceği için daha büyük riskler doğurabilir. Bu durum, uluslararası toplumun ICC’ye sahip çıkma konusundaki kararlılığını test eden bir süreç olarak değerlendirilebilir.
Öte yandan, Çin ve Rusya gibi büyük güçlerin de ICC’ye mesafeli yaklaşımı, mahkemenin küresel etkinliğini sınırlamaktadır. Bu ülkeler, kendi vatandaşlarının yargılanmasına karşı çıkarken, aynı zamanda mahkemenin Batı merkezli bir araç olduğu yönündeki söylemleri desteklemektedir. Bu durum, ICC’nin tarafsızlık ve güvenilirlik algısına zarar vermektedir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ICC’nin geleceği, Türkiye’nin uluslararası hukuk ve insan hakları politikaları açısından da önem taşımaktadır. Türkiye, Roma Statüsü’ne taraf olmamakla birlikte, uluslararası ceza hukuku alanında iş birliğini ve adaletin teşvikini destekleyen bir tutum sergilemektedir. Ancak, mahkemenin zayıflaması, özellikle bölgesel çatışmalarda (örneğin Suriye, Irak ve Libya) işlenen suçlara ilişkin hesap verebilirlik beklentilerini olumsuz etkileyecektir. Türkiye, geçmişte bu tür suçların kovuşturulmasında uluslararası mekanizmalara destek vermiştir. Bu nedenle, ICC’nin etkinliğini koruması, Türkiye’nin adalet diplomasisi açısından da önemli bir faktördür. Ayrıca, Türkiye’nin bölgesel güç olma hedefleri doğrultusunda, uluslararası hukuk normlarına bağlılık, uzun vadede itibar ve güvenilirlik açısından kritik bir rol oynamaktadır.