Filistinli seçkinlerin, işgal güçleriyle yüzyılı aşkın süredir devam eden işbirliği, Filistin direniş hareketinin en büyük engellerinden biri olarak görülüyor. Middle East Eye'da yayımlanan bir analize göre, Osmanlı döneminden günümüze kadar uzanan bu işbirliği geleneği, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme mücadelesini sistematik olarak baltaladı. Makale, özellikle 1917 Balfour Deklarasyonu'ndan bu yana Filistinli elitlerin, İngiliz mandası, İsrail ve uluslararası aktörlerle çıkar ilişkileri kurarak direnişi zayıflattığını iddia ediyor.
Yüzyıllık İşbirliğinin Kökleri
Analiz, Filistinli seçkinlerin işbirliğinin ilk örneklerinin Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerine dayandığını belirtiyor. O dönemde toprak sahibi aileler ve dini liderler, merkezi otoriteyle yakın ilişkiler kurarak ayrıcalıklarını korumayı tercih etti. 1917'de İngilizlerin Filistin'i işgal etmesiyle birlikte bu işbirlikçi yapı daha da belirginleşti. İngiliz mandası yönetimi, kendisine sadık bir Filistinli elit tabakası oluşturmak için toprak reformları ve idari pozisyonlar kullandı. Bu süreçte, geleneksel aile reisleri ve kentli tüccarlar, İngiliz çıkarlarına hizmet ederken Filistin milliyetçiliğini bastırdı.
1948'de İsrail'in kurulması ve Nakba felaketi, işbirliği modelini yeni bir boyuta taşıdı. İsrail yönetimi, işgal altındaki topraklarda kendi çıkarlarına uygun bir Filistinli liderlik oluşturmak için çaba gösterdi. 1967'deki Altı Gün Savaşı'ndan sonra İsrail, Batı Şeria ve Gazze'de belediye başkanları, ticaret odaları ve dini otoriteler aracılığıyla dolaylı bir yönetim sistemi kurdu. Bu yapı, Oslo Anlaşmaları'yla birlikte Filistin Yönetimi'nin kurulmasına kadar devam etti.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Filistinli seçkinlerin işbirliği, sadece İsrail'le sınırlı kalmadı. Soğuk Savaş döneminde ABD ve Batılı güçler, Filistin direnişini zayıflatmak için Arap rejimleri üzerinden Filistinli liderlerle temas kurdu. Ürdün Kralı Hüseyin'in 1970'te Filistinli grupları bastırması, Mısır'ın İsrail'le ayrı barış yapması ve Suudi Arabistan'ın bazı Filistinli fraksiyonları finanse etmesi, bu işbirliğinin bölgesel boyutunu oluşturdu. Son yıllarda ise Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Fas gibi ülkelerin İsrail'le normalleşme anlaşmaları, Filistin davasını zayıflattı. Bu ülkelerin yöneticileri, kendi jeopolitik çıkarları doğrultusunda Filistinlileri geri plana attı.
Makaleye göre, günümüzde Ramallah merkezli Filistin Yönetimi'nin İsrail işgaliyle güvenlik koordinasyonu yapması, işbirliğinin en somut örneği. Filistin Yönetimi'nin İsrail askerleriyle birlikte Hamas ve diğer direniş gruplarına karşı operasyonlar düzenlemesi, Filistin halkı arasında büyük tepki çekiyor. Ayrıca Filistinli işadamları ve bazı akademisyenlerin, İsrail'in ekonomik projelerine ortak olması, işbirliğinin ekonomik boyutunu oluşturuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Filistin davasına verdiği destekle bilinirken, Filistinli seçkinlerin işbirliği yapısı Ankara'yı ikili bir zorlukla karşı karşıya bırakıyor. Türkiye, resmi olarak Filistin Yönetimi'ni tanısa da, direniş gruplarıyla da ilişkilerini sürdürüyor. Bu işbirliği dinamiği, Türkiye'nin bölgede etkili bir arabulucu olmasını ve Filistin birliğini sağlama çabalarını zayıflatabilir. Ayrıca İsrail'le normalleşen Arap ülkeleri, Türkiye'nin bölgesel nüfuz alanını daraltıyor. Ankara'nın, Filistin içindeki bu yapısal sorunu göz önünde bulundurarak hem meşru temsilcilerle hem de direniş unsurlarıyla dengeli bir politika izlemesi gerekiyor. Filistinliler arasındaki bölünmüşlük, Türkiye'nin Kudüs ve Mescid-i Aksa gibi sembolik konularda etkisini sınırlıyor.