Gelişmekte olan ülkeler, ekonomik büyümenin temel unsurlarında büyük ilerlemeler kaydetmiş durumda. Kurumların kalitesi, eğitim seviyeleri, yaşam beklentisi ve yatırım oranları gibi göstergelerde dikkate değer iyileşmeler sağlanmış olsa da, bu ülkelerin gelişmiş ekonomilerle kişi başına gelir açısından yakınsama hızı son derece yavaş seyrediyor. Hatta çoğu durumda, bu yakınsama hiç gerçekleşmiyor. Dünya Bankası ve IMF verilerine göre, son otuz yılda düşük gelirli ülkelerin orta gelirli ülkeleri, orta gelirlilerin ise yüksek gelirlileri yakalama hızı, 1990’lardan bu yana yarı yarıya düştü. Bu olgu, iktisatçıların kafasını karıştıran "Ekonomik Büyümenin Endüren Bilmecesi" olarak adlandırılıyor.
Gelişmenin Gölgesinde Kalan Yakınsama Sorunu
Gelişmekte olan ülkeler, son iki on yılda kamu yönetiminde şeffaflık, yolsuzlukla mücadele, mülkiyet hakları ve hukukun üstünlüğü gibi kurumsal alanlarda ciddi reformlar yaptı. Eğitimde okullaşma oranları yükseldi, üniversite mezunu sayısı arttı. Sağlık alanında bebek ölümleri düştü, ortalama yaşam süresi 60’lı yaşların altından 70’li yaşların üzerine çıktı. Altyapı yatırımları, yabancı sermaye girişleri ve teknoloji transferi de hız kazandı. Ancak tüm bu ilerlemelere rağmen, gelişmiş ülkelerle kişi başına gelir farkı kapanmıyor. Örneğin, Sahra Altı Afrika’da kişi başına gelir, ABD’nin yüzde 2’si seviyesinde kalmaya devam ediyor. Güney Asya ve Latin Amerika’da da benzer bir tablo var. Ekonomist Daron Acemoğlu ve James Robinson’un araştırmaları, kurumsal kalitenin büyüme için gerekli olduğunu ancak tek başına yeterli olmadığını vurguluyor. İnovasyon, teknoloji adaptasyonu ve üretim yapısının karmaşıklığı gibi faktörler en az kurumlar kadar belirleyici. Ayrıca, küresel değer zincirlerinde gelişmekte olan ülkeler genellikle düşük katma değerli aşamalarda sıkışıp kalıyor.
Küresel Boyut: Yeni Bir Sanayi Devrimi mi Gerekli?
Bu yakınsama sorunu, küresel eşitsizlik tartışmalarını yeniden alevlendiriyor. OECD ve UNDP raporları, gelir dağılımındaki uçurumun azalmak bir yana, pandemi sonrası dönemde karbon vergileri, dijital vergiler ve ticaret savaşları gibi yeni düzenlemelerle daha da derinleşebileceğini gösteriyor. Gelişmiş ülkelerin düşük faiz politikaları ve parasal genişleme, sermaye akışlarını gelişmekte olan ülkelerden çekiyor. Aynı zamanda, yapay zeka ve otomasyon, emek yoğun sektörlerde gelişmekte olan ülkelerin karşılaştırmalı üstünlüklerini aşındırıyor. IMF Başkanı Kristalina Georgieva, "büyüme için yeni bir sanayi devrimi" çağrısı yaparken, yeşil dönüşüm ve dijitalleşmenin potansiyel fırsatlar sunduğunu, ancak bu fırsatların eşit dağılmadığını belirtiyor. Özellikle Afrika ve Güney Asya, enerji dönüşümü ve teknoloji sıçramasıyla atılım yapabilir; ancak altyapı ve insan sermayesi eksiklikleri bu potansiyeli sınırlıyor. Küresel ticaretteki korumacı eğilimler ve tedarik zinciri yeniden yapılanması, gelişmekte olan ülkelerin büyüme dinamiğini olumsuz etkiliyor. Bu bağlamda, Dünya Ticaret Örgütü ve Birleşmiş Milletler, sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşmak için daha adil bir küresel finansal mimari talep ediyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, gelişmekte olan ülkeler arasında kişi başına gelirde sınırlı bir yakınsama göstermiş ancak son dönemde enflasyon, döviz kuru oynaklığı ve verimlilik artışındaki yavaşlama nedeniyle bu süreç tıkanmıştır. Kurumsal yapıdaki iyileşmeler ve eğitim seviyesindeki yükselmeye rağmen, teknolojik dönüşüm ve katma değerli üretime geçişte zorlanan Türkiye, orta gelir tuzağı riskiyle karşı karşıyadır. R&D harcamalarının GSYH içindeki payı yüzde 1’in altında kalırken, ihracatta yüksek teknoloji ürünlerinin payı düşüktür. Küresel yakınsama sorunu, Türkiye için de geçerlidir. Yapısal reformlar, Ar-Ge teşvikleri ve yeşil dönüşüm yatırımları, Türkiye’nin yüksek gelirli ülkeler arasına girebilmesi için kritik öneme sahiptir. Ayrıca, bölgesel işbirlikleri ve küresel ticaretteki fırsatların doğru değerlendirilmesi, büyüme hızını artırabilir. Ancak mevcut ekonomik kırılganlıklar, bu potansiyelin hayata geçmesini engellemektedir.