Ekonomi disiplini, son yıllarda ampirik sorgulamanın merkezine yerleşti. Ancak bu yönelim, nedensellik arayışının açıklama arayışını gölgelemesine yol açıyor. Ekonomistlerin yalnızca mevcut düzenlemeler içindeki nedensel etkileri tespit etmekle kalmayıp, bu düzenlemelerin nasıl üretildiğini, yeniden üretildiğini ve tartışmaya açıldığını da araştırması gerekiyor. Bu çağrı, ekonominin yalnızca veri odaklı bir bilim olarak değil, aynı zamanda toplumsal bir sorgulama alanı olarak da ele alınması gerektiğini vurguluyor.
Ampirik Devrimin Sınırları
Son otuz yılda ekonomi araştırmaları, doğa bilimlerinden ödünç alınan yöntemlerle şekillendi. Rastgele kontrol denemeleri, doğal deneyler ve nedensel çıkarım teknikleri, ekonomi bölümlerinin standart araçları haline geldi. Bu dönüşüm, disiplini daha kesin ve ölçülebilir kıldı; ancak beraberinde önemli bir soruyu getirdi: Ekonomik düzenlemelerin kendisi nasıl ortaya çıkıyor? Örneğin, işgücü piyasalarındaki kurumsal yapılar, mülkiyet hakları rejimleri veya finansal düzenlemeler tarihsel, siyasi ve toplumsal süreçlerin ürünüdür. Bu yapıların içindeki nedensel ilişkileri ölçmek, onların neden var olduğunu anlamayı gerektirir. Aksi halde ekonomi, mevcut düzeni veri olarak kabul eden bir mühendislik disiplinine dönüşür.
Bu eleştiri, yalnızca yöntem tartışması değil; aynı zamanda bilim anlayışına dair bir itirazdır. Ekonomi, toplumsal gerçekliği anlamak için nedensel mekanizmaları keşfetmeli, fakat bu mekanizmaların içinde yer aldığı geniş bağlamı da sorgulamalıdır. Piyasa ekonomisi, kendiliğinden var olan bir düzen değil, belirli kurumsal ve yasal çerçeveler içinde işleyen bir sistemdir. Bu çerçeveler, güç ilişkileri, siyasi mücadeleler ve tarihsel miraslar tarafından şekillendirilir. Dolayısıyla, ekonomistin görevi sadece "ne işe yarar?" sorusunu değil, "bu düzen kimin için ve nasıl işler?" sorusunu da sormaktır.
Ana akım ekonomi dergilerinde yayımlanan makalelerin büyük çoğunluğu, belirli bir politika değişikliğinin veya dış şokun etkisini ölçmeye odaklanır. Örneğin, asgari ücret artışının istihdam üzerindeki etkisi, vergi indirimlerinin yatırımlara etkisi veya ticaret anlaşmalarının refah üzerindeki sonuçları. Bu çalışmalar değerlidir; ancak çoğu zaman mevcut kurumsal yapıyı sorgulamaz. Oysa asgari ücretin neden belirli bir düzeyde olduğu, sendikaların gücü, işveren örgütlerinin lobicilik faaliyetleri ve siyasi konjonktürle ilgilidir. Benzer şekilde, ticaret anlaşmaları sadece ekonomik verimlilik değil, aynı zamanda jeopolitik ittifaklar ve iç siyasi hesaplarla şekillenir.
Bilimin İtaatkâr Hali ve Alternatif Arayışlar
Eleştirmenler, bu durumu "itaatkâr bilim" olarak adlandırıyor. İtaatkâr bilim, mevcut iktidar yapılarını ve ekonomik düzenlemeleri verili kabul eder; onların içinde neyin işleyip neyin işlemediğini test eder, fakat bu yapıların kendisini sorgulamaz. Bu yaklaşım, ekonomi disiplinini statükoyu meşrulaştıran bir araca dönüştürme riski taşır. Özellikle 2008 küresel finans krizi sonrasında, ana akım ekonominin krizi öngörememesi ve sonrasında sistemik sorunları ele almaması, bu eleştirileri güçlendirdi. Krizin ardından gelen düzenlemeler, finansal kurumların yapısını kökten değiştirmedi; aksine, mevcut düzeni koruyacak şekilde tasarlandı.
Alternatif yaklaşımlar, ekonominin tarihsel, kurumsal ve politik boyutlarını öne çıkarıyor. Örneğin, kurumsal iktisat, ekonomik performansın kurumların kalitesine bağlı olduğunu savunur. Ancak bu kurumların nasıl oluştuğu ve kimlerin çıkarına hizmet ettiği sorusu genellikle göz ardı edilir. Feminist iktisat, bakım emeği gibi piyasa dışı faaliyetlerin ekonomideki rolünü vurgular ve ana akımın bu alanları görmezden gelmesini eleştirir. Ekolojik iktisat ise sınırsız büyüme paradigmasını sorgular ve gezegenin sınırlarını hatırlatır. Bu yaklaşımlar, ekonominin yalnızca nedensel çıkarım değil, aynı zamanda anlam ve değer sorularıyla da ilgilenmesi gerektiğini gösterir.
Sonuç olarak, ekonomi bilimi, ampirik titizliği korurken açıklama arayışını da canlı tutmalıdır. Nedensellik, önemli bir araçtır; ancak tek başına yeterli değildir. Ekonomistler, mevcut düzenlemelerin nasıl üretildiğini, yeniden üretildiğini ve tartışmaya açıldığını araştırmalıdır. Bu, disiplinin hem bilimsel hem de toplumsal sorumluluğunun bir gereğidir. Aksi halde ekonomi, itaatkâr bir bilim olarak kalır ve gerçek dünyayı anlamakta yetersiz kalır.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye ekonomisi, son yıllarda yüksek enflasyon, döviz kuru dalgalanmaları ve yapısal sorunlarla mücadele ediyor. Bu ortamda, ekonomik politikaların nedensel etkilerini ölçmek önemli olsa da, asıl mesele bu politikaların nasıl şekillendiği ve kimlerin çıkarına hizmet ettiğidir. Türkiye'de ekonomi yönetimi, sıklıkla siyasi konjonktüre göre değişiyor; bağımsız kurumların kararları sorgulanıyor. Bu haber, Türkiye'deki ekonomi tartışmalarının da benzer bir ikilemle karşı karşıya olduğunu gösteriyor: Mevcut düzenin içinde nedensellik arayışı, düzenin kendisini sorgulamadıkça sınırlı kalır. Türkiye'nin ekonomik istikrarı için, yalnızca teknik politika değil, aynı zamanda kurumsal ve siyasi yapının demokratikleştirilmesi ve şeffaflaştırılması gerekiyor.