Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) parlayan yüzü Dubai, lüks alışveriş merkezleri ve yüksek gökdelenleriyle hâlâ bir cennet gibi görünse de, ülke genelinde giderek büyüyen bir savaş yorgunluğu ve belirsizlik hâkim. ABD-İsrail ortak operasyonlarının bölgede yarattığı gerilim, BAE’nin güvenlik algısını derinden sarsmış durumda. Özellikle İran’ın nükleer bomba geliştirmeden de düşmanlarını tehdit edebilecek kapasiteye ulaştığı yönündeki endişeler, Körfez ülkelerinde yankı buluyor.
Gelişmenin Arka Planı: Savaşın Gölgesinde Kalan Normal Hayat
Dubai, on yıllardır bölgedeki istikrarın ve refahın sembolü oldu. Ancak ABD’nin İsrail’e verdiği destekle yürütülen askeri operasyonlar, İran’ı daha agresif bir duruşa itti. BAE’li yetkililer, İran’ın Yemen’deki Husilere sağladığı balistik füze ve insansız hava aracı teknolojisinin, Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkelerini doğrudan hedef alabilecek bir tehdit oluşturduğunu düşünüyor. 2022’de Husilerin Abu Dabi’ye yönelik saldırıları, bu tehdidin ne kadar somut olduğunu gösterdi. Şimdi ise savaşın genişlemesiyle birlikte, bu tür saldırıların daha sık ve daha yıkıcı olabileceği korkusu yaygın.
BAE hükümeti, dışarıya karşı normal bir hayat imajı çizmeye devam ediyor; Expo 2020’nin kalıcı mirası ve turizm sektörünün canlanması bunun göstergesi. Ancak perde arkasında, ülkenin hava savunma sistemleri sürekli teyakkuzda. Ekonomik çeşitlenme çabaları, petrol gelirlerine bağımlılığı azaltsa da, savaşın küresel tedarik zincirlerine ve enerji fiyatlarına etkisi, BAE’yi doğrudan etkiliyor. Özellikle gayrimenkul ve finans sektörlerinde yabancı yatırımcı güveni sarsılmış durumda.
Bölgesel ve Küresel Boyut: İran’ın Yeni Caydırıcılık Anlayışı
İran, nükleer anlaşmanın çöküşü ve ABD’nin yaptırımlarına rağmen, uranyum zenginleştirme faaliyetlerini sürdürüyor ancak henüz bir nükleer bomba geliştirmiş değil. Bununla birlikte, Tahran’ın vekil güçler aracılığıyla bölgede yürüttüğü hibrit savaş taktikleri, onu nükleer silaha sahip olmadan da caydırıcı bir güç haline getirdi. ABD-İsrail savaşı, İran’ın bu asimetrik yeteneklerini daha da geliştirmesine zemin hazırladı. Körfez ülkeleri, İran’ın balistik füze ve drone teknolojisindeki ilerlemeleri karşısında savunma harcamalarını artırırken, ABD’nin bölgedeki askeri varlığının geleceği de belirsizliğini koruyor.
BAE, İsrail ile normalleşme anlaşması (Abraham Anlaşmaları) imzalamış olmasına rağmen, bu savaşın bölgesel dengeleri daha da karmaşık hale getirdi. Bir yandan ABD ve İsrail ile yakın ilişkilerini sürdürmek, diğer yandan İran’la doğrudan bir çatışmadan kaçınmak arasında sıkışan BAE, dikkatli bir diplomatik denge politikası izliyor. Ancak savaşın uzaması, bu dengeyi korumayı giderek zorlaştırıyor. Bölgedeki diğer aktörler de benzer bir ikilemle karşı karşıya.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye’yi doğrudan ilgilendirmese de bölgesel istikrarsızlık Ankara’nın dış politikasını etkileyebilir. Türkiye, Körfez ülkeleriyle son yıllarda normalleşme sürecine girmişti; ancak İran-ABD-İsrail eksenindeki tırmanış, Türkiye’nin enerji güvenliği ve ticaret yollarını etkileyebilir. Ayrıca, İran’ın nükleer olmayan caydırıcılık kapasitesini artırması, Türkiye’nin Suriye ve Irak’taki varlığını da dolaylı olarak etkileyebilir. Ankara’nın bu süreçte bölgesel diyaloğu teşvik etmesi ve kriz yönetiminde arabulucu rolü üstlenmesi stratejik öneme sahiptir.