İran'ın liderliğindeki Direniş Ekseni ağı, son yıllarda yaşanan ciddi kayıpların ve stratejik darboğazların ardından beklenenden çok daha hızlı bir toparlanma sürecine girdi. Lübnan'dan Yemen'e, Suriye'den Irak'a uzanan bu geniş ağ, bugün İsrail ve Batı için birkaç yıl öncesine göre çok daha tehlikeli bir konuma geldi. Uzmanlara göre, eksenin yeni yapılanması, liderlik kayıplarının yarattığı boşluğun yeni nesil komutanlar tarafından doldurulmasına ve devlet dışı aktörlerin giderek daha gelişmiş askeri yeteneklere sahip olmasına dayanıyor.
Gelişmenin arka planı
Direniş Ekseni, İran'ın 1979 devriminden bu yana kurduğu, ideolojik ve stratejik çıkarlar etrafında birleşen bir dizi müttefik grup ve devletten oluşan bir ağdır. Bu ağın temelini Hizbullah, Hamas, İslami Cihad, Yemen'deki Husiler, Irak'taki Haşdi Şabi ve Suriye'deki rejim yanlısı milisler oluşturuyor. Son yıllarda özellikle İsrail'in düzenlediği hedefli suikastler ve askeri operasyonlar, eksenin üst düzey komutanlarını ve liderlerini kaybetmesine yol açtı. Kasım Süleymani'nin 2020'de öldürülmesi, ardından Hizbullah lideri Hasan Nasrallah'ın 2024'te etkisiz hale getirilmesi ve Hamas siyasi büro şefi İsmail Haniye'nin Tahran'da suikast sonucu ölmesi, ağı zayıflatmış görünüyordu.
Ancak bu kayıpların ardından İran, ağın yeniden yapılandırılması için hızlı bir strateji izledi. Öncelikle, boşalan liderlik pozisyonları genç ve daha savaşçı isimlerle dolduruldu. Örneğin, Hizbullah'ın Şura Konseyi, Nasrallah'ın cenazesinden hemen sonra yeni bir genel sekreter atadı ve bu kişi, örgütün silahlı kanadının etkinliğini artırmaya odaklandı. Ayrıca İran, eksen üyelerine düzenli silah sevkiyatı ve finansal destek sağlayarak onların operasyonel kapasitelerini artırmaya çalışıyor. Bu destek sayesinde Hizbullah, hassas güdümlü füzelerden kamikaze dronlara kadar uzanan bir cephaneliğe sahip oldu ve İsrail'in kuzey sınırındaki tehdit potansiyelini önemli ölçüde yükseltti.
Bölgesel veya küresel boyut
Direniş Ekseni'nin toparlanması, yalnızca Orta Doğu'yu değil, küresel güvenlik dengelerini de etkileyen bir gelişme olarak değerlendiriliyor. İsrail, eksenin oluşturduğu tehdidi bertaraf etmek için önleyici saldırılarını artırırken; ABD, bölgedeki askeri varlığını gözden geçiriyor. Eksenin kilit üyelerinden Yemen'deki Husiler, Kızıldeniz'de ticari gemilere yönelik saldırılarıyla küresel tedarik zincirlerini tehdit ediyor ve bu durum uluslararası deniz ticaretini olumsuz etkiliyor. ABD ve müttefikleri, Husi saldırılarına karşı askeri operasyonlar düzenlese de, bu grubun füze ve drone kapasitesi her geçen gün artıyor. Ayrıca, Irak'taki İran yanlısı milisler, ABD üslerine yönelik saldırılarıyla bölgedeki ABD varlığını hedef alıyor. Bu gelişmeler, ABD'nin Orta Doğu'daki geleneksel müttefikleriyle ilişkilerini gözden geçirmesine ve yeni güvenlik yapılanmaları aramasına neden oluyor.
Rusya'nın Ukrayna'daki savaşı nedeniyle Batı'nın dikkatinin büyük ölçüde Avrupa'ya odaklanması, Direniş Ekseni'nin elini güçlendiren bir faktör olarak öne çıkıyor. İran, Rusya ile askeri işbirliğini derinleştirerek kamikaze dronlar ve balistik füze teknolojilerini paylaşırken, karşılığında modern hava savunma sistemleri alıyor. Bu askeri işbirliği, eksen üyelerinin kapasitesine doğrudan katkı sağlıyor. Uzmanlar, bu nedenle Direniş Ekseni'nin yeniden yapılanmasının sadece bölgesel değil, küresel bir meydan okuma olduğu görüşünde.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Direniş Ekseni'nin güçlenmesi, Türkiye'nin dış politikası ve güvenliği açısından önemli sonuçlar doğurabilir. Türkiye, Suriye ve Irak'ta İran destekli gruplarla doğrudan karşı karşıya gelirken, bu grupların askeri yeteneklerinin artması, sınır güvenliği açısından risk oluşturuyor. Ayrıca, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki enerji politikaları ve Libya'daki varlığı, eksenin bölgesel nüfuzuyla doğrudan ilişkili. Türkiye, bu dengede İsrail ve ABD ile ilişkilerini de göz önünde bulundurarak ince bir diplomatik denge yürütmek zorunda. Eksenin güçlenmesi, Ankara'nın bölgesel güvenlik mimarisindeki rolünü yeniden değerlendirmesini gerektirebilir.