ABD'nin New York eyaletindeki Cornell Üniversitesi'nde bir erkek öğrenci kardeşliği (fraternity) hakkında açılan cinsel saldırı davası, kampüslerdeki cinsel şiddetin sistematik doğasını ve üniversite yönetimlerinin bu suçları örtbas etme eğilimini bir kez daha gündeme getirdi. Geçtiğimiz günlerde ortaya çıkan dava, erkek egemen kardeşlik kültürünün genç kadınlar için nasıl bir tehlike oluşturduğunu ve kurumların bu konudaki sorumluluğunu sorguluyor.
Olayın Arka Planı: Kardeşlik Kültürü ve Cinsel Şiddet
Cornell Üniversitesi'nde yaşanan olay, ABD genelinde yüzlerce kampüste benzer şekilde tekrarlanan bir örüntünün parçası. İddiaya göre, üniversitenin tanınmış kardeşlik evlerinden birinde düzenlenen partide bir kadın öğrenci cinsel saldırıya uğradı. Olayın ardından üniversite yönetimi, soruşturma başlatmakta gecikti ve kardeşlik kuruluşuna yönelik yaptırımlar yetersiz kaldı. Davacı taraf, üniversitenin federal yasalar gereği cinsel ayrımcılığı önleme yükümlülüğünü yerine getirmediğini savunuyor. Cornell yönetimi ise iddiaları reddediyor ve kapsamlı bir soruşturma yürüttüklerini belirtiyor.
Bu dava, yalnızca bir üniversiteyi değil, genel olarak Amerikan yükseköğrenim sistemindeki cinsel şiddet kültürünü de hedef alıyor. Kardeşlik evleri, geleneksel olarak erkek egemen yapıları ve "erkekler erkek olur" anlayışıyla bilinir. Bu ortamda, cinsel saldırılar sıklıkla "yanlış anlaşılma" veya "sarhoşluk" gibi bahanelerle geçiştirilir. Kurbanlar ise damgalanma korkusuyla sessiz kalır. Üniversite yönetimleri de itibarlarını korumak adına bu tür olayları örtbas etme eğilimindedir.
Cornell davası, ABD Eğitim Bakanlığı'nın 2011 yılında yayımladığı ve üniversitelere cinsel saldırı vakalarında daha etkin soruşturma yükümlülüğü getiren "Dear Colleague" mektubuna rağmen, kampüslerde cinsel şiddetin hâlâ yaygın olduğunu gösteriyor. Son yıllarda birçok üniversite, benzer davalarla karşı karşıya kaldı ve milyonlarca dolar tazminat ödemek zorunda kaldı.
Küresel Boyut: Cinsel Şiddet ve Kurumsal Sorumluluk
Cornell'deki dava, yalnızca ABD'ye özgü bir sorun değil. Dünya genelinde üniversite kampüslerinde cinsel şiddet, yaygın ancak yeterince raporlanmayan bir sorun olarak öne çıkıyor. Birleşik Krallık'ta yapılan araştırmalar, kadın öğrencilerin üçte birinin cinsel şiddete maruz kaldığını gösteriyor. Hindistan, Güney Afrika ve Latin Amerika'da da benzer oranlar raporlanıyor. Sorunun ortak noktası, erkek egemen kültürün ve kurumsal ihmallerin cinsel şiddeti beslemesi. Uluslararası kuruluşlar, üniversitelere cinsel şiddeti önleme konusunda daha etkin politikalar geliştirme çağrısı yapıyor. Ancak yasal düzenlemeler ve uygulamalar ülkeden ülkeye büyük farklılıklar gösteriyor. Cornell davası, kurumsal hesap verebilirliğin önemini bir kez daha vurguluyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye'de de üniversite kampüslerinde cinsel şiddet ve taciz vakaları zaman zaman gündeme geliyor; ancak yasal ve kurumsal mekanizmalar yeterince güçlü değil. Cornell davası, Türkiye'deki üniversitelerin de benzer sorunlarla karşı karşıya olduğunu ve kurumsal sorumluluğun önemini hatırlatıyor. Türkiye'de son yıllarda cinsel şiddetle mücadele için yasal düzenlemeler yapıldı, ancak uygulamada eksiklikler sürüyor. Üniversitelerin cinsel saldırı vakalarında şeffaf soruşturma yürütmesi ve mağdurları koruması için bağımsız birimler oluşturması gerekiyor. Ayrıca, toplumsal cinsiyet eşitliği eğitiminin yaygınlaştırılması ve erkek egemen kültürün sorgulanması büyük önem taşıyor. Bu dava, Türkiye'deki sivil toplum kuruluşları ve akademisyenler için de bir uyarı niteliğinde: kampüslerde cinsel şiddeti önlemek için kolektif bir çaba şart.