Dünya liderleri, 2022'de Montreal'de düzenlenen Cop15 zirvesinde 2030 yılına kadar biyoçeşitlilik kaybını durdurma ve ekosistemleri restore etme taahhüdünde bulundu. Ancak aradan geçen dört yılın ardından, bu hafta Ermenistan'ın başkenti Erivan'da başlayacak Cop17 zirvesi öncesinde, vaatlerin büyük ölçüde kağıt üzerinde kaldığı ve hedeflere ulaşmanın giderek zorlaştığı belirtiliyor. Uzmanlar, somut adımların atılmadığını ve iyimserliğin yerini karamsarlığa bıraktığını vurguluyor.
Cop15'ten Bu Yana Neler Oldu?
2022 yılının Aralık ayında Kanada'nın Montreal kentinde toplanan Cop15, tarihi bir anlaşmaya sahne olmuştu. Kunming-Montreal Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi olarak bilinen anlaşma, 2030'a kadar dünyanın kara ve deniz alanlarının en az yüzde 30'unu koruma altına almayı, bozulan ekosistemlerin yüzde 30'unu restore etmeyi ve biyoçeşitlilik kaybını durdurmayı hedefliyordu. Ayrıca, biyoçeşitlilikle ilgili finansmanın yıllık 200 milyar dolara çıkarılması ve zararlı sübvansiyonların yeniden düzenlenmesi gibi maddeler de yer alıyordu.
Ancak aradan geçen sürede, ülkelerin büyük çoğunluğu ulusal biyoçeşitlilik stratejilerini ve eylem planlarını güncellemedi veya uygulamaya koymadı. Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik Sözleşmesi (CBD) sekretaryasının verilerine göre, 196 ülkeden sadece 20'si ulusal hedeflerini sunmuş durumda. Finansman akışı da beklenenin çok altında; gelişmiş ülkelerin taahhüt ettiği yıllık 20 milyar dolarlık destek henüz sağlanamadı. Ayrıca, ormansızlaşma, kirlilik ve iklim değişikliği gibi biyoçeşitlilik kaybının temel nedenleri üzerinde yeterli ilerleme kaydedilemedi.
Bilim insanları, mevcut politikaların devam etmesi halinde, 2030 hedeflerine ulaşmanın imkansız olduğunu belirtiyor. IPBES (Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Hükümetlerarası Bilim-Politika Platformu) raporları, bir milyon türün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ve ekosistemlerin insan faaliyetleri nedeniyle hızla bozulduğunu ortaya koyuyor. Cop17, bu gidişatı tersine çevirmek için kritik bir fırsat olarak görülüyor ancak beklentiler düşük.
Cop17'den Beklentiler ve Küresel Tepkiler
Ermenistan'da düzenlenecek Cop17, biyoçeşitlilik finansmanı, ulusal stratejilerin gözden geçirilmesi ve uygulama mekanizmalarının güçlendirilmesi gibi konuları ele alacak. Ancak sivil toplum kuruluşları ve bilim insanları, zirvenin somut taahhütlerle sonuçlanması konusunda şüpheli. Özellikle gelişmiş ülkelerin finansal taahhütlerini yerine getirmemesi, gelişmekte olan ülkelerin biyoçeşitlilik koruma çabalarını sekteye uğratıyor.
Öte yandan, bazı ülkeler olumlu adımlar da atıyor. Avrupa Birliği, 2030 Biyoçeşitlilik Stratejisi kapsamında korunan alanlarını genişletme ve zararlı sübvansiyonları kaldırma yönünde ilerliyor. Ancak bu çabalar, küresel ölçekteki kaybı telafi etmek için yeterli değil. Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) gibi kuruluşlar, hükümetleri acil eyleme geçmeye çağırıyor.
Cop17'nin bir diğer önemli gündem maddesi de biyoçeşitlilik ve iklim değişikliği arasındaki bağlantı. Ormanlar, okyanuslar ve diğer ekosistemler, karbon yutakları olarak iklim değişikliğiyle mücadelede kritik rol oynuyor. Biyoçeşitlilik kaybı, iklim krizini derinleştirirken, iklim değişikliği de biyoçeşitliliği tehdit ediyor. Bu nedenle, Cop17'de iklim ve biyoçeşitlilik politikalarının entegre edilmesi gerektiği vurgulanıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, biyoçeşitlilik açısından zengin bir ülke olup, üç farklı biyocoğrafik bölgenin kesişim noktasında yer alıyor. Ancak, hızlı kentleşme, tarım arazilerinin tahribi ve iklim değişikliği gibi faktörler biyoçeşitliliği tehdit ediyor. Cop15 sonrası Türkiye, ulusal biyoçeşitlilik stratejisini güncelleme sürecini başlattı ancak uygulama ve finansman konusunda somut adımlar sınırlı kaldı. Cop17, Türkiye'nin uluslararası taahhütlerini yerine getirme ve yeşil dönüşüm politikalarını hızlandırma fırsatı sunuyor. Ayrıca, biyoçeşitlilik koruma çabaları, Türkiye'nin AB ile ilişkilerinde ve yeşil mutabakat sürecinde de önemli bir başlık. Küresel hedeflerin gerisinde kalınması, Türkiye'nin de içinde bulunduğu Akdeniz havzası gibi kırılgan bölgelerde ekosistem hizmetlerinin kaybına yol açarak ekonomik ve güvenlik risklerini artırabilir.