Çin'in Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde yıllardır sürdürdüğü baskı politikaları sona ermedi; aksine daha da dağınık, yasal kılıflarla gizlenen ve dünyanın gözünden kaçan bir hal aldı. Uluslararası gözlemciler ve insan hakları örgütleri, kampların kapatıldığı yönündeki açıklamaların gerçeği yansıtmadığını, baskının şekil değiştirerek yer altına indiğini belirtiyor. Son raporlara göre, Çin hükümeti artık toplu gözaltı kampları yerine daha dağınık bir baskı ağı kullanıyor: mahalle komiteleri, iş yerleri ve dijital gözetim sistemleri üzerinden Uygurlar, Kazaklar ve diğer Müslüman Türk toplulukları sistematik olarak kontrol altında tutuluyor.
Baskının Yeni Yüzü: Yasal Kılıf ve Dağınık Gözetim
2017'den itibaren Sincan'da kurulan 'mesleki eğitim merkezleri' olarak adlandırılan kamplarda bir milyondan fazla Uygur ve diğer Müslüman azınlığın tutulduğu uluslararası raporlarla belgelenmişti. 2019'dan itibaren Çin, kampların kapatıldığını duyursa da, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği'nin 2022 tarihli raporu, bölgede ciddi insan hakları ihlallerinin sürdüğünü ortaya koydu. Yeni dönemde baskı, daha az görünür ama daha yaygın bir hal aldı. Uygurlar artık işe alımlarda, seyahat izinlerinde, eğitimde ve hatta evlilik kayıtlarında ayrımcılığa tabi tutuluyor. 'Aşırılıkla mücadele' adı altında çıkarılan yerel yönetmelikler, keyfi gözaltıları yasallaştırıyor. Dijital gözetim ise had safhada: yüz tanıma sistemleri, cep telefonu takip uygulamaları ve yapay zeka destekli analizlerle bireylerin günlük yaşamı izleniyor. Örneğin, Uygurların evlerine yerleştirilen 'komşu gözetimi' mekanizmaları ve camilerdeki kameralar, toplumsal kontrolü artırıyor. Ayrıca, Çinli yetkililer, aileleri bölmek için çocukları devlet yurtlarına yerleştirme politikasını sürdürüyor; bu çocuklar ailelerinden koparılıp Çince eğitime tabi tutuluyor. Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi kuruluşlar, bu uygulamaların kültürel soykırım boyutuna ulaştığını vurguluyor.
Baskının yer altına inmesinin bir nedeni de uluslararası tepkiler. Batı ülkeleri, 2020'den itibaren Çinli yetkililere yönelik yaptırımlar uygulamaya başladı. ABD, 2021'de Uygur Soykırımı Yasası'nı kabul etti ve Sincan'dan gelen ürünlere ithalat yasağı getirdi. Avrupa Birliği de benzer adımlar attı. Çin, bu tepkileri 'içişlerine müdahale' olarak nitelendirip reddediyor. Ancak, baskıyı tamamen durdurmak yerine daha gizli yöntemlere yönelmesi, uluslararası kamuoyunun dikkatini dağıtma stratejisi olarak yorumlanıyor. Çin, ayrıca 'Sincan'da istihdam ve refah' söylemiyle bölgeye yatırım yapıldığını iddia ediyor; fakat bağımsız gözlemciler, bu yatırımların çoğunlukla Han Çinlilerine fayda sağladığını ve Uygurların işgücüne zorla dahil edildiğini belirtiyor.
Küresel Boyut: Tanıklık, Yaptırım ve Sessizlik
Sincan'daki baskı, sadece bölgesel bir insan hakları sorunu değil; küresel bir jeopolitik mesele haline geldi. Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında Orta Asya, Orta Doğu ve Afrika'da artan etkisi, birçok ülkenin Sincan konusunda sessiz kalmasına yol açıyor. Özellikle İslam İşbirliği Teşkilatı üyeleri, ekonomik bağımlılık nedeniyle Çin'e karşı net bir tavır almaktan kaçınıyor. Buna karşın, diaspora Uygur toplulukları ve insan hakları savunucuları, uluslararası mahkemelerde ve kamuoyu kampanyalarında seslerini yükseltiyor. 2023'te bazı Uygur aktivistler, Çinli yetkililer hakkında İspanya ve Arjantin'de evrensel yargı yetkisi kapsamında suç duyurusunda bulundu. Ayrıca, teknoloji şirketlerinin Sincan'daki gözetim sistemlerine sağladığı destek, Batı'da tartışma konusu. Örneğin, ABD'li şirketlerin yüz tanıma yazılımları nedeniyle yaptırım listesine alınması, bu konunun ticari boyutunu gözler önüne seriyor. Çin, bu eleştirilere karşı 'terörle mücadele' ve 'istikrar' söylemini öne çıkarıyor; ancak Birleşmiş Milletler uzmanları, bölgede keyfi gözaltıların ve zorla çalıştırmanın sürdüğünü belgeliyor.
Baskının yer altına inmesi, uluslararası toplumun izleme ve müdahale kapasitesini zorlaştırıyor. Uydu görüntüleri ve sızıntılar sayesinde bazı kamplar tespit edilebilse de, yeni yöntemler çok daha az iz bırakıyor. Örneğin, gözaltılar artık gece yarısı yapılıyor ve kayıtlar tutulmuyor; ailelere bilgi verilmiyor. Bu durum, soykırım iddialarının kanıtlanmasını güçleştiriyor. Öte yandan, Çin'in ekonomik gücü, birçok ülkeyi sessiz kalmaya itiyor. Türkiye gibi bazı ülkeler ise denge politikası izleyerek hem Çin ile ticari ilişkilerini sürdürüyor hem de insan hakları ihlallerini dile getirmekten kaçınıyor. Ancak, Uygur davası Türkiye'de kamuoyunda hassas bir yer tutuyor; sivil toplum kuruluşları ve muhalefet, hükümeti daha aktif olmaya çağırıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Çin'in Sincan'da Uygur Türklerine yönelik baskısı, Türkiye için hem duygusal hem stratejik bir mesele. Soydaş topluluklara yönelik ihlaller, Türk kamuoyunda derin tepki uyandırıyor. Ancak Türkiye, Çin ile artan ekonomik ve ticari ilişkileri (Kuşak ve Yol projesi, turizm, savunma sanayi işbirlikleri) nedeniyle dengeli bir diplomasi yürütmek zorunda. Ankara, zaman zaman insan hakları endişelerini dile getirse de, Pekin'in ekonomik misilleme riski nedeniyle eleştirilerini sınırlı tutuyor. Baskının yer altına inmesi, Türkiye'nin izleme ve tepki verme kapasitesini azaltıyor. Türkiye, Birleşmiş Milletler ve İslam İşbirliği Teşkilatı gibi platformlarda konuyu gündeme taşıyarak uluslararası baskı oluşturabilir; fakat bu, Çin ile ilişkilerde gerilim yaratabilir. Uzun vadede, Türkiye'nin insan hakları savunuculuğu ile ekonomik çıkarları arasındaki dengeyi koruması gerekiyor.