Uzun yıllardır Batı dünyası, ekonomik büyümenin Güney Kore ve Tayvan'da olduğu gibi Çin'i de daha açık ve liberal bir topluma dönüştüreceğini varsayıyordu. Ancak bu öngörü, Çin'in totaliter kurumlarının onlarca yıllık reformlara rağmen ayakta kaldığını ve bu kurumların Devlet Başkanı Xi Jinping yönetiminde yeniden güçlendiğini göstererek boşa çıktı. Çin'in yönetim sistemi, ekonomik liberalleşmeyi siyasi sıkılaştırmayla birleştirerek benzersiz bir direnç gösterdi. Bu durum, küresel siyasetin geleceği açısından önemli soruları gündeme getirirken, Batı'nın demokratikleşme beklentilerinin ne kadar gerçekçi olduğunu da tartışmaya açıyor.
Gelişmenin Arka Planı
1978'de Deng Xiaoping'in başlattığı reformlar, Çin'i dünyanın ikinci büyük ekonomisi haline getirdi. Bu dönemde Batılı uzmanlar, artan refahın orta sınıfı güçlendireceğini ve bu sınıfın demokratik taleplerinin kaçınılmaz olarak siyasi liberalizasyona yol açacağını savundu. Ancak bu tez, Çin Komünist Partisi'nin (ÇKP) esnek stratejileri sayesinde işlemedi. Parti, piyasa ekonomisini benimserken siyasi tekelini sıkılaştırdı; iç kontrol mekanizmalarını güçlendirdi ve internet üzerindeki sansürü artırdı. Öyle ki, Çin'in kişi başına GSYİH'sı 1980'de 300 dolardan 2023'te 12.000 dolara yükselirken, Siyasi Haklar ve Sivil Özgürlükler endeksleri geriledi.
Xi Jinping'in 2012'de iktidara gelmesiyle bu trend daha da belirginleşti. Xi, seleflerinin aksine kolektif liderlik anlayışının yerine kişisel gücünü pekiştirdi, görev süresi sınırlamasını kaldırdı ve parti içindeki muhalifleri tasfiye etti. Uygulanan "Büyük Çin Yeniden Doğuşu" söylemi, ulusalcılığı öne çıkararak rejime meşruiyet sağladı. Bu dönemde, mahkeme kararları ve idari uygulamaların partinin çıkarlarına göre şekillenmesi, "hukukun üstünlüğü" yerine "hukukla yönetim" anlayışının yerleştiğini gösterdi.
ÇKP'nin bu direnci, yalnızca baskıya değil, aynı zamanda ideolojik üretim ve sosyal mühendislik kapasitesine dayanıyor. Parti, kendi tarih anlatısını ve ulusal kimliği yeniden inşa ederek toplumu şekillendiriyor; eğitim sistemi ve devlet medyası aracılığıyla "Çin Rüyası"nı yayıyor. Bu araçlar, toplumun geniş kesimlerinde rejime yönelik desteği canlı tutuyor ve potansiyel muhalefet zeminini daraltıyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Çin'in bu yönetim modeli, sadece ulusal sınırları içinde değil, küresel olarak da etki yaratıyor. İpek Yolu Ekonomik Kuşağı projesi kapsamında gelişmekte olan ülkelere sağlanan altyapı kredileri, bu ülkelerin Çin'e bağımlılığını artırıyor ve Batı'nın kalkınma yardımlarına alternatif oluşturuyor. Örneğin Afrika'da, Çin'in yatırımları borç tuzağı, işçi hakları ihlalleri ve çevresel tahribat gibi eleştirilere yol açıyor; ancak bu eleştiriler, yerel elitlerin çıkar ilişkileriyle etkisiz kalabiliyor.
Batılı ülkeler, Çin'in yükselişi karşısında ikili bir tutum sergiliyor: Ekonomik olarak bağımlılık ile güvenlik endişeleri arasında denge kurmaya çalışıyorlar. Özellikle teknoloji alanında yaşanan çip savaşları ve insan hakları odaklı yaptırımlar, bu gerilimin göstergesi. Ancak Çin, ittifaklarını genişleterek (Rusya, İran gibi) Batı karşıtı bir koalisyon oluşturuyor; bu durum küresel düzenin bölünmesine yol açıyor. Örneğin, Rusya ile ilişkileri Batı yaptırımlarına rağmen derinleşti; iki ülke, doları baypas eden finansal mekanizmalar geliştiriyor.
Küresel ölçekte Çin, "insan merkezli dijital uygarlık" söylemiyle teknolojik gelişmelerde de kendi standartlarını dayatıyor. Yapay zekâ, gözetim teknolojileri ve dijital para sistemleri alanlarındaki uygulamaları, Batılı demokrasilere alternatif bir teknolojik model sunuyor. Bu, ABD ve Avrupa Birliği'ni kendi teknoloji politikalarını gözden geçirmeye itiyor; ancak Çin'in kendi pazarının büyüklüğü sayesinde bu konuda güçlü bir koz bulunuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Çin ile ekonomik ilişkilerini derinleştirirken siyasi anlamda denge politikası izliyor. Türkiye, İpek Yolu projesinin Orta Koridor planı ile Çin'in BRI girişimini kendi çıkarlarına uyarlamaya çalışıyor; ancak Çin'in artan savunma ve teknoloji ihracatı, Batı ittifakı içindeki konumunu etkileyebilir. Ayrıca, Çin'in Orta Asya'daki nüfuzunun artması, Türkiye'nin bölgesel etkisini sınırlandırabilir. Türkiye'nin, Çin'in totaliter modeline karşı demokratik değerlerle uyumlu bir çizgi izlemesi, hem iç hem dış politikasında meşruiyet sağlayacaktır.