Çin yönetimi, Tibet Özerk Bölgesi'ndeki büyük bir Budist akademinin yıkımına yeniden başladı. Uydu görüntüleri, daha önce 2018'de başlayan ve pandemi nedeniyle durdurulan yıkımın, özellikle keşişlerin yaşam alanlarının bulunduğu bölgelerde yeniden hız kazandığını gösteriyor. Hak savunucuları, bu hamlenin dini özgürlükleri kısıtlama ve etnik birlik yasasının kapsamını genişletme amacı taşıdığını iddia ediyor. Çin hükümeti ise yıkımın bölgedeki yasadışı yapılara karşı yürütülen imar faaliyetlerinin bir parçası olduğunu savunuyor.
Gelişmenin arka planı: Tibet'teki dini ve etnik politikalar
Yıkıma uğrayan yapı, Tibet'in önemli dini merkezlerinden biri olan ve binlerce keşişin eğitim gördüğü bir Budist akademi. Akademinin bulunduğu bölge, Çin'in 2017'de çıkardığı 'Etnik Birlik ve Gelişme Yasası' kapsamında yeniden imar planlarına dahil edilmişti. Bu yasa, azınlık bölgelerinde dini yapıların ve etnik kimliklerin 'ulusal birliği tehdit etmeyecek' şekilde düzenlenmesini öngörüyor. Uzmanlar, bu düzenlemelerin asıl amacının Tibet'teki dini kurumların siyasi etkisini azaltmak olduğunu belirtiyor.
Uydu görüntüleri, akademinin keşiş konaklama alanlarının büyük bir kısmının yerle bir edildiğini; yalnızca ana tapınak ve bazı idari binaların korunduğunu gösteriyor. Yıkım, 2018'de başlamış ancak pandemi sürecinde geçici olarak durdurulmuştu. Şimdi ise çalışmaların yeniden başladığı, görüntülere yansıyan iş makineleri ve moloz yığınlarıyla doğrulanıyor.
Çin hükümeti, yıkım kararının 'imar planları ve kaçak yapılaşmanın önlenmesi' gerekçesiyle alındığını açıkladı. Ancak sürgündeki Tibet hükümeti ve uluslararası insan hakları örgütleri, bu tür uygulamaların Tibet'teki dini yaşamı hedef aldığını ve uluslararası hukuka aykırı olduğunu savunuyor. Tibet Budizminin önemli figürlerinden Dalai Lama'nın temsilcileri de konuya ilişkin BM'ye başvuruda bulunmuş durumda.
Yıkım, Çin'in Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde uyguladığı benzer politikalarla birlikte değerlendirildiğinde, Pekin yönetiminin azınlık bölgelerindeki asimilasyon politikalarının bir parçası olarak görülüyor. Özellikle son on yılda, Tibet'teki dini okulların sayısı azaltıldı, keşiş sayısına sınırlamalar getirildi ve dini eğitim müfredatı 'vatanseverlik eğitimi' ile değiştirildi.
Bölgesel ve küresel boyut: Uluslararası tepkiler ve Çin'in tutumu
Bu gelişme, Batılı ülkeler ve insan hakları örgütlerinin Çin'e yönelik eleştirilerini artırıyor. ABD, Avrupa Parlamentosu ve bazı Asya ülkeleri, Tibet'in kültürel ve dini mirasının korunması çağrısında bulunuyor. Özellikle ABD'nin, Çin'in Uygur ve Tibet politikalarına yönelik yaptırım kararları iki ülke arasındaki gerilimi tırmandırıyor. Çin ise bu tür eleştirileri 'iç işlerine müdahale' olarak nitelendiriyor ve Tibet'in kalkınması ile dini özgürlüklerin garanti altında olduğunu savunuyor.
Tibet sorunu, Çin'in egemenlik iddiaları açısından hassas bir konu. Çin, Tibet'i her zaman kendi topraklarının ayrılmaz bir parçası olarak görüyor ve bölgedeki ayrılıkçı hareketlere karşı sert önlemler alıyor. Bu nedenle, dini kurumların gücünün kırılması, Pekin'in bölgedeki kontrolünü pekiştirme stratejisinin bir parçası olarak değerlendiriliyor. Ancak bu uygulamalar, Çin'in uluslararası alandaki imajına zarar veriyor ve 'insan hakları' konusundaki itibarını aşındırıyor.
Akademinin yıkımı, bölgedeki diğer dini yapılar için de endişe yaratıyor. Tibet'teki birçok manastır ve Budist okulunun benzer bir akıbete uğrayabileceği, dini liderlerin gözetim altında tutulduğu veya sınır dışı edildiği belirtiliyor. Öte yandan, Çin hükümeti, bu tür uygulamaların yalnızca 'yasadışı inşaatlara' yönelik olduğunu, dini faaliyetlerin yasalarla korunduğunu iddia ediyor. Pekin yönetimi, bölgeye ekonomik yatırımlar yaparak refah seviyesini artırdığını ve bunun da etnik gerilimleri azalttığını savunuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Doğu Türkistan'daki Uygur Türklerine yönelik benzer asimilasyon politikalarını yakından takip ediyor ve Pekin yönetimini sık sık eleştiriyor. Bu gelişme, Türkiye'nin insan hakları konusundaki duyarlılığını artırırken, Çin ile olan ekonomik ilişkilerini de dengelemesini zorunlu kılıyor. Özellikle Kuşak ve Yol Projesi kapsamında Çin ile artan ticaret hacmi, Türkiye'yi siyasi eleştirilerde daha temkinli davranmaya itiyor. Ancak iç kamuoyundaki baskılar ve Türk dünyası ile dayanışma duygusu, Ankara'nın daha net bir tutum almasını talep ediyor. Bu nedenle Türkiye, uluslararası platformlarda Çin'in azınlık politikalarını eleştiren açıklamalar yaparken, ikili ilişkilerde de pragmatik bir çizgi izliyor.