Birleşmiş Milletler (BM) iklim değişikliği süreci, kritik bir dönemeçten geçiyor. Dünya liderleri, Paris Anlaşması hedeflerine ulaşmak için sera gazı emisyonlarını azaltma taahhütlerini yerine getirmeye odaklanırken, uzmanlar bu durumun hırs düzeyinde tehlikeli bir durgunluğa yol açabileceği uyarısında bulunuyor. Oysa uluslararası hukuk, ülkelerin emisyon azaltım hedeflerini sürekli olarak yükseltmelerini zorunlu kılıyor. Son olarak yayımlanan analizler, mevcut ulusal katkı beyanlarının (NDC) küresel sıcaklık artışını 1,5°C ile sınırlama hedefinin çok uzağında olduğunu ortaya koyuyor.
Uygulama Endişesi Hırsı Gölgeliyor
İklim diplomasisinde son yıllarda yaşanan en önemli gelişmelerden biri, taahhütlerin uygulanmasına yönelik artan vurgu oldu. 2023 Dubai Zirvesi'nde (COP28) varılan mutabakatla birlikte, ülkeler fosil yakıtlardan uzaklaşma sözü vermişti. Ancak bu uzlaşının ardından, çoğu hükümet yeni ve daha iddialı hedefler belirlemek yerine mevcut taahhütlerini yerine getirmeye odaklanmış durumda.
Climate Home News'te yer alan değerlendirmeye göre, bu yaklaşım aslında bir yanılgıyı barındırıyor. Zira Paris Anlaşması'nın temel yapı taşlarından biri, ülkelerin her beş yılda bir daha güçlü hedefler sunmasını öngören 'hırs mekanizması' (ratchet mechanism). Bu mekanizma, anlaşmanın 4. maddesinde açıkça düzenlenmiş durumda. Her yeni ulusal katkı beyannamesi, bir öncekinden daha ileri düzeyde olmalı.
Oysa mevcut eğilim, bu zorunluluğun göz ardı edilme riskini taşıyor. Özellikle gelişmiş ülkeler, pandemi sonrası ekonomik toparlanma ve enerji krizleri gerekçesiyle hedef yükseltmekten kaçınıyor. Gelişmekte olan ülkeler ise finansman ve teknoloji transferi konusundaki belirsizliklerin 'hırs' artırımlarını engellediğini savunuyor.
Hukuki Zorunluluk ve Acil Eylem Çağrısı
Uluslararası hukuk ve iklim aktivistleri, mevcut durumun sadece politik bir tercih değil, aynı zamanda hukuki bir yükümlülük olduğunu hatırlatıyor. Uluslararası Adalet Divanı (ICJ) ve çeşitli bölgesel mahkemeler, iklim değişikliğiyle mücadelede devletlerin sorumluluklarını giderek daha net bir şekilde tanımlıyor.
Örneğin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kısa süre önce İsviçre'de yaşlı kadınların iklim davasını kabul edilebilir buldu. Bu karar, devletlerin iklim eylemsizliğinin insan hakları ihlali oluşturabileceği yönünde önemli bir emsal teşkil ediyor. Benzer şekilde, Lahey'de görülen bir davada ise petrol devi Shell, emisyonlarını azaltmaya mahkum edilmişti.
BM Genel Sekreteri António Guterres de sık sık 'iklim kaosu' olarak nitelendirdiği krizde 'hırs uçurumu'nun kapatılması gerektiğini vurguluyor. Guterres, ülkeleri yeni ulusal katkı beyanlarını (NDC 3.0) 2025 yılına kadar sunmaya çağırıyor. Bu yeni beyanların, 1,5°C hedefiyle uyumlu olması ve tüm ekonomik sektörleri kapsaması bekleniyor.
Öte yandan, bazı hukukçular mevcut uluslararası hukuk çerçevesinin, devletleri iklim değişikliğine karşı daha iddialı adımlar atmaya zorlama konusunda yetersiz kaldığını düşünüyor. Bu nedenle, bağlayıcı yaptırımlar içeren yeni bir uluslararası anlaşma veya mevcut anlaşmaların daha sıkı yorumlanması gerektiği tartışılıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, 2021 yılında Paris Anlaşması'nı onaylamış ve 2053 yılına kadar net sıfır emisyon hedefi koymuştur. Bu gelişme, Türk dış politikasında iklim değişikliğinin artan önemini göstermesi açısından kritiktir. Ancak Türkiye'nin mevcut ulusal katkı beyanı, kömürden çıkış ve yenilenebilir enerji yatırımları konusunda daha iddialı adımlar atılması gerektiğini işaret etmektedir. BM sürecinde hırs mekanizmasının zorunluluğu, Türkiye'nin de yeni ve daha geniş kapsamlı bir NDC sunmasını gerektirecektir. Ayrıca, AB Yeşil Mutabakatı ve Sınırda Karbon Düzenlemesi gibi mekanizmalar, Türkiye'nin ihracat odaklı ekonomisini doğrudan etkilediği için iklim politikaları sadece çevresel değil, ekonomik bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu bağlamda, hukuki zorunlulukların takibi ve iç hukuka uyarlanması, Türkiye'nin uluslararası rekabet gücü açısından stratejik önem taşımaktadır.