1996 yılında ABD Başkanı Bill Clinton, ülkenin refah sistemini köklü biçimde değiştiren tarihi bir yasaya imza attı. 'Kişisel Sorumluluk ve İş Fırsatı Yasası' olarak bilinen bu düzenleme, federal hükümetin yoksul ailelere sağladığı nakit yardımı sona erdirerek, yerine eyaletlere devredilen blok hibeler ve katı çalışma şartları içeren bir sistemi getirdi. Clinton'ın 'bildiğimiz şekliyle refahı bitirme' vaadi, o dönemde iki partili bir destekle yasalaştı. Ancak bu reform, sadece sosyal güvenlik ağını yeniden şekillendirmekle kalmadı; aynı zamanda bugün ABD siyasetine damgasını vuran MAGA (Make America Great Again) hareketinin ideolojik ve toplumsal zeminini de hazırladı. Cumhuriyetçiler, o günden bu yana sosyal güvenlik ağının diğer sütunlarına (örneğin Medicaid, gıda pulları ve sosyal güvenlik) yönelik saldırılarını sürdürüyor.
Reformun Arka Planı: İki Partili Bir Mutabakat ve Bedeli
1996 refah reformu, ABD siyasetinde 'Büyük Uzlaşma'nın simgesi olarak görülür. Başkan Clinton, 1992 seçim kampanyasında 'refahı bitirme' sözü vermiş ve bu sözü, 1994 ara seçimlerinde Kongre'nin kontrolünü ele geçiren Cumhuriyetçilerle birlikte hayata geçirmişti. Yasa, ailelere yapılan nakit yardımları beş yıllık bir zaman sınırına bağlıyor, aynı zamanda engelli çocuk sahibi aileler ve sığınmacılar gibi savunmasız grupların federal yardım almasını zorlaştırıyordu.
Uzmanlara göre, bu düzenleme, yoksulluk oranını düşürmek yerine, özellikle çocuklu aileler için derinleşen bir yoksulluğa yol açtı. Columbia Üniversitesi'nin araştırması, reformun ardından aşırı yoksulluk içinde yaşayan çocuk sayısının 2000'lerin başında iki katına çıktığını gösteriyor. Bununla birlikte, refah reformu, ABD siyasetinde 'kişisel sorumluluk' söyleminin güçlenmesine neden oldu. Bu söylem, giderek yoksulluğu bireysel bir kusur olarak gören bir kültürel iklim yarattı ve sosyal güvenlik ağını hedef alan politikaların meşruiyetini artırdı.
MAGA'nın Yükselişi ve Sosyal Güvenlik Ağının Erozyonu
Cumhuriyetçiler, Clinton sonrası dönemde sosyal güvenlik ağının diğer unsurlarına yönelik saldırılarını yoğunlaştırdı. 2005'te George W. Bush'un sosyal güvenlik reformu girişimi, 2017'de Trump'ın sağlık reformu çabaları ve son olarak 2023'te Cumhuriyetçilerin federal harcama kesintileri için Medicaid ve gıda yardımı programlarını hedef alması, bu erozyonun devam ettiğini gösteriyor. Trump'ın MAGA hareketi ise bu söylemi daha da ileriye taşıyarak, 'derin devlet' ve 'liberal seçkinler' karşıtlığı üzerinden popülist bir ajanda inşa etti.
MAGA'nın tabanını oluşturan beyaz işçi sınıfı seçmenleri, refah reformunun ardından ekonomik güvencesizlikle boğuşurken, küreselleşmenin ve otomasyonun yarattığı iş kayıplarına karşı kırgınlık yaşıyordu. Bu kesim, Trump'ın 'Amerika'yı Yeniden Büyük Yapma' vaadinde kendine bir çıkış yolu buldu. Sosyal güvenlik ağının zayıflaması, bu seçmenleri daha da savunmasız bırakarak, popülist ve milliyetçi mesajlara açık hale getirdi. Nitekim araştırmalar, refah reformunun özellikle beyaz işçi sınıfı arasında devlete olan güveni azalttığını ve hükümet karşıtı söylemin güçlenmesine katkı sağladığını ortaya koyuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD'deki bu gelişme, Türkiye açısından doğrudan bir dış politika yansıması olmamakla birlikte, küresel jeopolitik denklemde önemli bir parametre oluşturuyor. ABD'de siyasi kutuplaşmanın ve popülizmin derinleşmesi, Türkiye-ABD ilişkilerindeki öngörülebilirliği azaltan bir etken. MAGA hareketinin izolasyonist eğilimleri, Washington'un NATO ve Orta Doğu'daki ittifak politikalarını etkileyebilir. Özellikle F-35 programı ve Suriye'deki PKK/YPG desteği gibi konularda ABD'nin iç siyasi dinamikleri, Türkiye'nin aleyhine sonuçlar doğurabiliyor. Ayrıca, ABD'de sosyal güvenlik ağının zayıflaması, küresel ekonomik krizlere karşı daha kırılgan bir görünüm yaratıyor; bu da Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeleri olumsuz etkileyebilecek finansal dalgalanmalara zemin hazırlıyor. Türkiye, bu nedenle ABD'deki gelişmeleri yakından takip etmek ve kendi sosyal dayanıklılık politikalarını güçlendirmek durumundadır.