Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin sözde "Barış Kurulu" Yüksek Temsilcisi Nikolay Mladenov'un İsrail basınına verdiği son röportajda Gazze'deki tünellerin yok edilmesini meşru göstermeye çalışan açıklamaları, ABD yönetiminin bölgeye yönelik önyargılı ve çifte standartlı politikalarının bir yansıması olarak değerlendiriliyor. Mladenov, Hamas'ın İsrail'e karşı kullandığı ve Filistin direnişinin bir parçası olan bu tünellerin "terör eylemleri" olarak nitelendirilmesi gerektiğini savunarak, uluslararası hukuk ve insan hakları normlarına aykırı bir tutum sergilemiştir. Bu açıklamalar, bölgedeki tansiyonu artırırken, Filistin halkının meşru direniş hakkını da görmezden gelmektedir.
Gelişmenin Arka Planı
Nikolay Mladenov, İsrail'in sağcı bir haber sitesine verdiği mülakatta, Gazze Şeridi'ndeki yer altı tünellerinin imha edilmesinin, İsrail'in güvenliği için "kaçınılmaz" olduğunu iddia etti. Bu tünellerin, 2014 ve 2021 yıllarındaki çatışmalarda Hamas'ın İsrail askerlerine ve yerleşimlerine sızma operasyonlarında kullanıldığı biliniyor. Mladenov, bu yapıların sivilleri koruma amacı taşımadığını, aksine "sivil altyapıyı tehdit ettiğini" öne sürdü. Ancak bu söylem, Gazze'deki insani krizin derinleştiği bir dönemde, İsrail'in bölgeyi ablukaya almasının ve Filistinlilere uygulanan şiddetin göz ardı edilmesine hizmet ediyor. BM yetkilisinin bu açıklamaları, örgütün tarafsızlık ilkesini sorgulatırken, bölgedeki dengeleri de etkileme potansiyeli taşıyor.
Gazze tünelleri, 2007'den bu yana uygulanan İsrail ablukası altında yaşayan Filistinliler için sadece askeri değil, aynı zamanda ekonomik bir hayatta kalma unsuru olarak da önem taşıyor. Mısır sınırındaki tüneller, temel ihtiyaç maddelerinin ve yakıtın bölgeye ulaştırılmasında yıllarca kritik bir rol oynadı. Mladenov'un açıklamaları, insani yardımların engellenmesi ve sivil altyapının hedef alınması gibi uluslararası hukuka aykırı uygulamaları meşrulaştırma çabası olarak yorumlanıyor. Bu durum, BM'nin Ortadoğu'da "barış koruma" misyonunun ne kadar tartışmalı bir zeminde ilerlediğini gösteriyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Mladenov'un bu çıkışı, sadece İsrail-Filistin çatışmasına değil, aynı zamanda ABD'nin bölgedeki müttefiklik ilişkilerine dair de önemli ipuçları veriyor. ABD yönetiminin uzun süredir İsrail'in güvenlik endişelerini ön planda tutarak Filistin tarafına yönelik "dengeli" bir tutum sergilemekten uzak olduğu biliniyor. Bu açıklama, Washington'ın, Birleşmiş Milletler bünyesindeki kurumları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirme çabasının bir parçası olarak görülüyor. Bölgedeki Arap ülkeleri ve uluslararası toplum, BM'nin bu tür açıklamalarının, barış sürecine olan güveni daha da zedelediğini düşünüyor.
Tünellerin "terör altyapısı" olarak nitelendirilmesi, Hamas'ın meşruiyetini tartışmaya açarken, Filistin halkının direniş hakkını da yok sayıyor. Birleşmiş Milletler'in 1947 tarihli 181 sayılı Kararı ve uluslararası mahkeme kararları, işgal altındaki halkların kendi kaderini tayin hakkını ve meşru savunma hakkını tanımlıyor. Mladenov'un bu hakları görmezden gelen söylemi, uluslararası toplumda tepkiyle karşılandı. Özellikle İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Birliği ülkeleri, BM yetkilisinin bu açıklamalarını kınayan bildiriler yayımlarken, Filistin yönetimi de BM Güvenlik Konseyi'ne şikayette bulunma kararı aldı.
Bu gelişmeler, bir kez daha gösteriyor ki, Ortadoğu'daki sözde barış çabaları, ABD merkezli bir önyargı ile yürütülüyor ve bu da çatışmanın çözümüne katkı sağlamak yerine, taraflar arasındaki uçurumu derinleştiriyor. Uluslararası toplumun, BM'nin bu tutumuna karşı daha güçlü bir duruş sergilemesi ve Filistin halkının haklarını savunması gerekiyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, tarihsel olarak Filistin davasının en güçlü destekçilerinden birisi olmuştur. Bu açıklamalar, Türkiye'nin bölgedeki aktif diplomasisiyle doğrudan çelişmekte ve Ankara'nın uluslararası platformlarda seslendirdiği Filistin'e destek politikasını zora sokmaktadır. Türkiye, BM nezdinde Filistin'in tanınması ve Kudüs'ün statüsü konusundaki girişimleriyle biliniyor. Mladenov'un bu tutumu, Türkiye'nin, BM gibi küresel kurumların reforme edilmesi yönündeki çağrılarını haklı çıkarıyor. Ayrıca, bu söylem, Türkiye'nin bölgesel nüfuzunu artırdığı bir dönemde, Ankara'nın İslam dünyasındaki liderlik rolünü güçlendirebilir. Türkiye'nin, Filistin davasını uluslararası gündemde tutma çabaları, bu tür gelişmelerle daha da anlam kazanıyor.