Avrupa ekonomileri, son yıllarda verimlilik artış hızında ABD ve Asya'daki rakiplerinin gerisinde kalıyor. Bu durum sıkça, Avrupalıların daha az saat çalışmasına bağlanıyor. Ancak Bloomberg'in Odd Lots podcast'ine konuk olan ekonomist Dominik Leusder'e göre, bu basit bir açıklama ve gerçeği yansıtmıyor. Leusder, Joe Weisenthal ve Tracy Alloway ile yaptığı sohbette, araştırmaların daha az çalışılan saatin aslında verimliliği artırabileceğini gösterdiğini belirtti.
Daha Az Çalışmak Verimliliği Artırabilir
Geleneksel iktisat görüşü, çalışma saatlerinin azalmasının üretimi düşüreceğini varsayar. Oysa Leusder, çeşitli ülkelerde yapılan deneylerin ve doğal gözlemlerin, çalışanların haftalık çalışma süreleri kısaltıldığında saat başına üretkenliğin arttığını ortaya koyduğunu söylüyor. Örneğin, İzlanda'da 2015-2019 yılları arasında kamu sektöründe yapılan dört günlük çalışma haftası denemeleri, katılımcıların iş-yaşam dengesinden memnuniyetinin arttığını ve verimliliğin aynı kaldığını veya arttığını göstermişti. Benzer şekilde, Microsoft Japonya'nın 2019'da uyguladığı dört günlük hafta deneyinde, üretkenlik yüzde 40'a varan oranda artmıştı.
Leusder, bu sonuçların dikkatli yorumlanması gerektiğini vurguluyor. Çünkü verimlilik sadece çalışılan saatle ölçülmez; teknoloji, sermaye yatırımı, eğitim ve yönetim kalitesi gibi faktörler de belirleyicidir. Avrupa'nın verimlilik açığı, büyük ölçüde bu alanlardaki yetersizliklerden kaynaklanıyor. Özellikle Avrupa Birliği ülkeleri, ABD'ye kıyasla bilgi ve iletişim teknolojilerine daha az yatırım yapıyor ve dijital dönüşümde geride kalıyor.
Avrupa'nın Verimlilik Açığının Gerçek Nedenleri
Avrupa'nın verimlilik sorunu yeni değil. 1990'lardan bu yana Avrupa, ABD ile arasındaki verimlilik farkını kapatamadı. Son yıllarda ise Çin ve diğer Asya ekonomileri de hızla yaklaşıyor. Leusder'e göre bunun başlıca nedenleri arasında parçalanmış sermaye piyasaları, yüksek enerji maliyetleri, nitelikli işgücü göçünün yetersizliği ve inovasyon ekosisteminin zayıflığı yer alıyor. Avrupa'da risk sermayesi yatırımları ABD'nin çok altında. Ayrıca, Avrupa Birliği içindeki düzenleyici engeller, şirketlerin ölçek büyütmesini zorlaştırıyor.
Podcast'te konuşan Weisenthal ve Alloway, Avrupa'daki çalışma saatlerinin kısalığının bir tercih olduğunu, bunun yaşam kalitesini artırdığını ancak verimlilikle karıştırılmaması gerektiğini belirtiyor. Örneğin Almanya'da yıllık ortalama çalışma süresi 1.350 saat civarında ve bu, ABD'deki 1.800 saatin oldukça altında. Ancak Alman ekonomisi, saat başına üretkenlikte hâlâ dünyanın en yüksekleri arasında. Sorun, Almanya'nın son yıllarda bu verimlilik seviyesini koruyamaması ve artıramaması.
Küresel Rekabet ve Politika Çıkarımları
Avrupa'nın verimlilikte geri kalması, küresel ekonomik dengeler açısından önemli sonuçlar doğuruyor. ABD, yapay zeka ve yeşil teknolojiye yaptığı büyük kamu yatırımlarıyla verimlilik artışını hızlandırırken, Avrupa bu yarışta geride kalıyor. Çin ise devlet destekli sanayi politikaları ve teknoloji şirketleriyle hızla ilerliyor. Avrupa'nın rekabet gücünü koruması için yapısal reformlara, dijitalleşmeye ve enerji maliyetlerini düşürmeye ihtiyacı var. Aksi halde, daha az çalışma saati bir sorun olmasa da, düşük verimlilik artışı Avrupa'nın küresel etkisini zayıflatabilir.
Leusder, Avrupa'nın çalışma saatlerini artırmaya odaklanmak yerine, verimliliği artıracak politikalara yönelmesi gerektiğini savunuyor. Bu politikalar arasında Ar-Ge teşvikleri, tek pazarın derinleştirilmesi, sermaye piyasaları birliği ve nitelikli göçün kolaylaştırılması bulunuyor. Ayrıca, uzaktan çalışma ve esnek çalışma modellerinin yaygınlaşması, hem çalışan memnuniyetini hem de verimliliği artırabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Avrupa'nın verimlilik açığı, Türkiye için hem bir tehdit hem de fırsat oluşturuyor. Türkiye, AB ile ticaret ve yatırım ilişkileri nedeniyle Avrupa'daki yavaşlamadan olumsuz etkilenebilir. Öte yandan, Avrupalı şirketlerin maliyet düşürme arayışı, Türkiye'ye yatırım kaydırabilir. Ancak Türkiye'nin kendi verimlilik sorunları da mevcut; kayıt dışı istihdam, düşük teknoloji yoğunluğu ve eğitim açıkları verimliliği sınırlıyor. Türkiye, Avrupa'nın geride kalan dijital ve yeşil dönüşümünü yakalayarak bölgesel bir üretim üssü haline gelebilir. Bu da ancak yapısal reformlarla mümkün.