Soğuk Savaş'ın sona ermesinin üzerinden 30 yılı aşkın süre geçmesine rağmen, nükleer silahların yarattığı riskler hiç olmadığı kadar güncel. Ancak bu riskleri sınırlandıran kurumsal çerçeve ciddi şekilde aşındı. Silahların yayılmasını önlemek ve dengeleri korumak isteyen Avrupa, bir yandan konvansiyonel kapasitelerini geliştirirken diğer yandan ABD'nin kıtadaki güvenlik taahhütlerini canlı tutmaya çalışıyor. Nükleer silahların yaygınlaştığı bir dünyada caydırıcılığı sürdürmek, Avrupa için hayati bir stratejik hedef haline gelmiş durumda.
Nükleer Tehditlerin Yükselişi ve Kurumsal Çürüme
Ukrayna savaşı, Rusya'nın sık sık nükleer söylemler kullanmasıyla birlikte, nükleer tehditlerin gerçek dünyada nasıl araçsallaştırıldığını gösterdi. Aynı zamanda, Kuzey Kore'nin artan füze denemeleri ve Çin'in nükleer cephaneliğini genişletme çabaları, denetimsiz bir silahlanma yarışını işaret ediyor. Bu gelişmeler, nükleer silahların kontrolüne yönelik uluslararası anlaşmaların zayıfladığı bir döneme denk geliyor. Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması (INF) 2019'da sona erdi, Yeni START anlaşmasının geleceği belirsiz, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT) ise üye ülkeler arasında artan gerilimler nedeniyle aşınıyor. Bu çerçevenin çökmesi, özellikle Avrupa için ciddi bir güvenlik sorunu yaratıyor.
Avrupa'nın Stratejik İkilemi: Caydırıcılık mı, Yayılma mı?
Avrupa ülkeleri, nükleer silahlara sahip olan veya nükleer şemsiye altında bulunan devletler arasında bir denge kurmaya çalışıyor. Fransa ve İngiltere kendi nükleer cephaneliklerine sahipken, Almanya gibi ülkeler ABD'nin nükleer paylaşım düzenlemelerine güveniyor. Ancak ABD'nin Avrupa'daki askeri varlığının geleceği belirsizleştikçe, bazı Avrupalı uzmanlar bağımsız nükleer caydırıcılık seçeneklerini tartışmaya açıyor. Bu durum, Almanya'da yeni bir nükleer tartışma dalgasını tetikledi. Polonya ve Baltık ülkeleri ise nükleer silahların doğu kanadında konuşlandırılmasını talep ediyor. Diğer yandan, nükleer silahların yayılmasını önleme çabaları, İran'ın nükleer programı ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin olası nükleer hırsları nedeniyle daha da karmaşık hale geliyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Yeni Bir Silahlanma Yarışı mı?
Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik saldırganlığı, sadece Avrupa güvenlik mimarisini değil, aynı zamanda küresel nükleer düzeni de tehdit ediyor. Putin yönetiminin sık sık taktik nükleer silah kullanma tehditleri, Batılı ülkelerin Ukrayna'ya verdikleri desteği sınırlamayı hedefliyor. Asya'da ise Çin, nükleer cephaneliğini genişletirken; Kuzey Kore, kıtalararası balistik füzelerini test etmeye devam ediyor. Hindistan ve Pakistan arasında Keşmir gerginliği, nükleer bir çatışma riskini canlı tutuyor. Bu gelişmeler, nükleer silahsızlanma hedefinin giderek uzaklaştığını gösteriyor. Uzmanlar, küresel nükleer silah stoklarının yeniden artış eğilimine girdiğini ve bu eğilimin durdurulmaması halinde birkaç on yıl içinde Soğuk Savaş dönemindeki seviyelere ulaşılabileceğini belirtiyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Nükleer silahların yayılması ve caydırıcılık tartışmaları, Türkiye'yi doğrudan etkiliyor. Türkiye, NATO'nun nükleer paylaşım düzenlemeleri kapsamında ABD'ye ait taktik nükleer silahların konuşlandığı bir ülke olarak, bu tartışmaların merkezinde yer alıyor. Rusya'nın savaşta taktik nükleer silah kullanma olasılığı, Türkiye'nin Karadeniz ve Kafkasya'daki güvenlik çıkarlarını tehdit ediyor. Ayrıca, İran'ın nükleer programı ve bölgedeki olası bir silahlanma yarışı, Türkiye'nin savunma politikalarını şekillendiriyor. Türkiye'nin NATO içindeki konumu ve kendi savunma sanayii hamleleri, bu yeni dönemde caydırıcılığını artırmaya yönelik adımlar olarak değerlendirilebilir.