İspanya Başbakanı Pedro Sánchez, ülkesinin son dönemde yaşadığı göç dalgası karşısında liberalleştirilmiş göç politikaları nedeniyle Avrupalı mevkidaşları tarafından haksızca hedef alınıyor. Kanarya Adaları’na ulaşan düzensiz göçmen sayısındaki keskin artış, Avrupa Birliği’nin ortak göç politikasını yeniden tartışmaya açarken, Sánchez’in izlediği insani yaklaşım, kıtanın göç konusundaki ikiyüzlülüğünü gözler önüne seriyor. Uzmanlara göre, Avrupa’nın İspanya’ya yönelik eleştirileri, ortak bir çözüm üretmek yerine yükü güney ülkelerine yıkma eğiliminin son örneği.
Gelişmenin arka planı
İspanya, özellikle 2024 yılının son çeyreğinde Batı Afrika kıyılarından Kanarya Adaları’na yönelen düzensiz göç akınıyla karşı karşıya kaldı. İspanyol hükümetinin verilerine göre, yılın ilk 11 ayında adalara ulaşan göçmen sayısı 40 binin üzerine çıkarak son beş yılın en yüksek seviyesine ulaştı. Bu artışta, Moritanya ve Senegal gibi ülkelerdeki siyasi istikrarsızlık ile ekonomik fırsatların azalmasının yanı sıra, göç rotalarının Akdeniz’den Atlantik’e kaymasının da etkili olduğu belirtiliyor. Sánchez hükümeti, insani kriz boyutuna ulaşan bu duruma yanıt olarak göçmenlerin entegrasyonunu kolaylaştırıcı düzenlemeler yapmayı ve düzenli göç yollarını açmayı önerdi. Bu girişimler, bazı Avrupa başkentlerinde ‘çekim etkisi’ yaratacağı endişesiyle soğuk karşılandı.
İspanya Başbakanı’nın göç politikaları, özellikle Fransa ve Almanya gibi ülkelerden gelen eleştirilerin odağında. Fransız İçişleri Bakanı, İspanya’nın sınır kontrolünü yeterince sıkı yapmadığını öne sürerek, göçmenlerin Fransa’ya doğru hareketinin engellenmesi gerektiğini savundu. Almanya ise, AB’nin ortak sığınma politikalarını uygulamak yerine üye ülkelerin tek taraflı adımlar atmamasını istedi. Ancak eleştirmenler, bu ülkelerin de kendi iç göç baskılarını yönetemediğini ve İspanya’yı günah keçisi ilan ettiğini ifade ediyor.
Bölgesel ve küresel boyut
Avrupa’nın İspanya’ya yönelik bu tutumu, kıtanın göç yönetimindeki derin çatlakları yeniden su yüzüne çıkarıyor. Avrupa Birliği’nin 2024’te kabul ettiği Yeni Göç ve İltica Paktı’na rağmen, üye devletler arasında dayanışma ve sorumluluk paylaşımı konusunda somut bir ilerleme sağlanamadı. Doğu Avrupa ülkeleri, zorunlu göçmen kabul kotasına karşı çıkarken, güney ülkeleri sınır dışı yükünü tek başına taşımaktan şikayetçi. İspanya örneği, AB’nin ortak göç politikasının sadece kâğıt üzerinde var olduğunu, uygulamada ise her ülkenin kendi çıkarına göre hareket ettiğini gösteriyor.
Bu durum, Akdeniz’deki göç rotalarının yanı sıra Batı Afrika’daki insan kaçakçılığı ağlarını da güçlendiriyor. Göçmenler, daha tehlikeli rotaları tercih etmek zorunda kalırken, insan hakları ihlalleri artıyor. Uluslararası Göç Örgütü, yalnızca 2024’te Atlantik rotasında en az bin göçmenin hayatını kaybettiğini açıkladı. Uzmanlar, Avrupa’nın sınır dışı ve güvenlik odaklı yaklaşımının, göçün kök nedenlerine inilmediği sürece çözüm üretemeyeceğini vurguluyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İspanya’daki göç krizi ve Avrupa’nın bu krize karşı tutumu, Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren bir örnek teşkil ediyor. Türkiye, 2016’da AB ile yaptığı göç anlaşması çerçevesinde milyonlarca Suriyeliye ev sahipliği yaparken, Avrupa’nın mali yardımları ve vize serbestisi konusundaki sözleri hâlâ tam olarak yerine getirilmiş değil. İspanya’ya yönelik eleştiriler, AB’nin göç yükünü paylaşmak yerine adil bir sistem kurmaktan uzak olduğunu bir kez daha gösteriyor. Bu durum, Türkiye’nin elini güçlendirse de, Avrupa’nın bu tutumunun yeni bir göç dalgasını tetiklemesi halinde Türkiye’nin de yeniden göç baskısı altına girebileceği unutulmamalıdır. Ankara’nın, AB ile ilişkilerinde göç konusunu daha güçlü bir pazarlık kozu olarak kullanması beklenebilir.