Avrupa Birliği, 12 Haziran'da yürürlüğe girecek olan Göç ve İltica Paktı'nı uygulamaya hazırlanırken, geçmişin en karanlık anılarından biri olan Moria kampı yeniden gündeme geldi. Yunanistan'ın Midilli adasında 2020 yılında çıkan yangınla tamamen yok olan ve binlerce sığınmacıyı açıkta bırakan Moria kampı, AB'nin göç politikalarındaki başarısızlığın sembolü haline gelmişti. Şimdi ise yeni pakt, benzer felaketlerin tekrarlanmaması için daha etkili ve insani bir sistem vaat ediyor, ancak eleştirmenler bunun sadece bir kozmetik değişiklik olduğunu savunuyor.
Moria'nın gölgesinde yeni bir başlangıç
Yeni Göç Paktı, AB ülkeleri arasında uzun süren müzakerelerin ardından 2023'te kabul edilmişti. Paktın temel amacı, sığınmacıların AB'ye girişlerini daha hızlı ve düzenli hale getirmek, yük paylaşımını artırmak ve sınır dışı işlemlerini hızlandırmak. Ancak bu hedefler, Moria'da yaşanan insani krizin ardından sorgulanmaya devam ediyor. Moria faciası, AB'nin sığınmacıları kabul etme konusundaki isteksizliğini ve altyapı yetersizliğini tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştu. Yangında 1 kişi hayatını kaybetmiş, binlerce kişi geçici barınma merkezlerinde zor koşullar altında yaşam mücadelesi vermişti.
Avrupa Komisyonu'nun verilerine göre, 2023 yılında AB'ye 1 milyona yakın sığınmacı başvurusu yapıldı. Bu sayı, 2015-2016 krizinin zirvesine yaklaşmasa da, yönetim kapasitesini zorluyor. Pakt, sınır geçişlerinde hızlı tarama ve kimlik tespiti yapılmasını, ardından 12 hafta içinde başvuruların sonuçlandırılmasını öngörüyor. Sığınma hakkı bulunmayanların ise derhal sınır dışı edilmesi planlanıyor. Ancak bu düzenleme, insan hakları örgütleri tarafından "toplu sınır dışı" riskine yol açacağı gerekçesiyle eleştiriliyor.
Avrupa'nın öğrenemediği dersler
Paktın kabul sürecinde, özellikle Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri sığınmacı kotasına şiddetle karşı çıktı. Polonya, Macaristan, Çekya ve Slovakya, zorunlu yeniden yerleştirme planlarını reddetti. Bu durum, AB'nin ortak bir göç politikası oluşturma çabasının ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Oysa Moria yangını, sığınmacıların adaletli dağıtılması gerektiğini bir kez daha kanıtlamıştı. Yangın sonrası, AB ülkeleri ancak 2021'de 5.000 sığınmacıyı kabul etmeyi kabul etmişti — bu, o dönemde kamplarda yaşayan 12.000 kişinin yarısından bile azdı.
Eleştirmenlere göre pakt, sığınmacıların AB'ye girişini zorlaştıracak ve sınır dışı uygulamalarını yaygınlaştıracak. Amnesty International, "Avrupa, Moria'da ölen çocuğun anısına layık bir politika üretmek yerine, sınırları daha da kapatma yolunu seçiyor" açıklamasını yaptı. Öte yandan AB liderleri, paktın "insani ve etkili" olduğunu savunuyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, "Yeni pakt ile göçü yönetilebilir kılacak ve insan onuruna yakışan koşullar yaratacağız" dedi.
Arap Baharı'nın yarattığı dalga
Ortadoğu'da devam eden çatışmalar, özellikle Suriye iç savaşı, AB'ye yönelik göç dalgasının temel nedenlerinden biri olmaya devam ediyor. 2011'de başlayan Arap Baharı'nın ardından milyonlarca insan evlerini terk etmek zorunda kaldı. Türkiye, bu süreçte 3,6 milyon Suriyeli sığınmacıya ev sahipliği yaparken, AB ile yapılan 2016 mutabakatı göç akışını bir nebze kontrol altına aldı. Ancak bu mutabakat, sığınmacıların Türkiye'de tutulması karşılığında mali yardım ve vize serbestisi vaat ediyordu; yardımların bir kısmı ulaşsa da vize serbestisi hâlâ hayata geçirilmedi. Yeni pakt, bu tür üçüncü ülke anlaşmalarını da içeriyor, ancak eleştirmenler bunun insan haklarını ihlal edebileceğini belirtiyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Yeni Göç Paktı, Türkiye'nin AB ile ilişkilerinde kritik bir sınav niteliği taşıyor. Türkiye, 2016 mutabakatıyla göç akışını kontrol etme konusunda önemli bir rol üstlenmişti; ancak AB'nin vaat ettiği mali yardım ve vize serbestisini tam olarak yerine getirmemesi, güven bunalımına neden oldu. Paktın, Türkiye'yi sığınmacılar için bir "tampon bölge" olarak konumlandırması, Ankara'nın egemenlik haklarına müdahale olarak yorumlanabilir. Ayrıca, AB'nin daha katı sınır kontrolleri, Türkiye üzerinden Avrupa'ya geçiş yapan düzensiz göçmen sayısını artırabilir. Bu durum, Türkiye'nin güney sınırlarında ekonomik ve sosyal baskıyı artıracak, aynı zamanda Yunanistan ile yaşanan Ege gerilimini de yeniden alevlendirebilir. Ankara, insani yükün adil paylaşılması ve mali desteğin artırılması için AB nezdinde daha aktif bir diplomasi yürütmek zorunda kalacak.