Avrupa Birliği ülkeleri, son yıllarda artan düzensiz göç ve özellikle 'güvenli ülkeler' olarak sınıflandırılan bölgelerden gelen sığınmacı başvurularındaki patlama karşısında, sınır güvenliğini sertleştiren ve iltica hakkını önemli ölçüde kısıtlayan yeni düzenlemelere imza atıyor. Avrupalı yetkililerin açıklamalarına göre, bu değişimin ardındaki temel dinamik, art arda yaşanan göç dalgaları karşısında seçmenlerin yaşadığı yorgunluk ve bunun siyasi partiler üzerinde yarattığı baskı. Bu eğilim, ABD Başkanı Donald Trump döneminde uygulanan göçmen karşıtı politikaları anımsatırken, kıtanın yükselen sağ popülist hareketlerinin talepleriyle de örtüşüyor.
Göç dalgaları ve seçmen yorgunluğu
AB'de geçen yıl toplam 1,14 milyon kişi iltica başvurusunda bulundu; bu sayı 2016'daki 1,3 milyonluk zirvenin ardından en yüksek ikinci seviye. Özellikle Suriye, Afganistan ve Irak gibi ülkelerden gelenlerin yanı sıra, AB tarafından 'güvenli' kabul edilen Tunus, Fas ve Bangladeş gibi ülkelerden gelen başvurulardaki artış dikkat çekiyor. Alman İçişleri Bakanlığı'na göre, bu 'güvenli ülkelerden' gelen başvuruların yüzde 90'ından fazlası reddediliyor. Buna rağmen, prosedürlerin uzun sürmesi ve sığınmacıların sınır dışı edilme oranlarının düşük olması, kamuoyunda 'çekicilik faktörü' endişesini körüklüyor.
Bu durum, özellikle Almanya, Fransa, İtalya ve İsveç gibi ülkelerde aşırı sağ partilerin oy oranlarını artırmasına neden oldu. Örneğin Almanya'da AfD, doğu eyaletlerinde birinci parti konumuna yükselirken, Fransa'da Marine Le Pen'in Ulusal Birlik partisi anketlerde liderliği ele geçirdi. Merkez sağ hükümetler, seçmen kaybını önlemek için giderek daha sert önlemler almaya yöneliyor.
Yeni düzenlemeler ve bölgesel boyut
AB ülkeleri, sınır kontrollerini sıkılaştırmanın yanı sıra, iltica başvurularını üçüncü ülkelere yönlendirme planlarını da hayata geçiriyor. Danimarka, Ruanda ile sığınmacı anlaşması imzalarken, İtalya Arnavutluk'ta geri kabul merkezleri kuruyor. Birleşik Krallık ise Ruanda planına devam ediyor. Bu uygulamalar, Trump yönetiminin 'Üçüncü Güvenli Ülke' anlaşmalarını ve Meksika sınırındaki 'Bekleme Politikası'nı andırıyor. Avrupa Komisyonu, bu tür ikili anlaşmaları desteklerken, insan hakları örgütleri sığınmacıların uluslararası korumadan mahrum bırakıldığı eleştirisini yapıyor.
Küresel boyutta, AB'nin bu politikaları, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) tarafından endişeyle karşılanıyor. UNHCR, 'sorumluluk paylaşımı' yerine 'sorumluluk kaydırması' yapıldığını belirtiyor. Bu durum, gelişmekte olan ülkelerin üzerindeki göç yükünü artırırken, Batı'nın insani değerlerine olan güveni sarsıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Avrupa'nın göç politikasında sertleşmesi, Türkiye için hem fırsat hem risk barındırıyor. AB, 2016'daki göç anlaşması kapsamında Türkiye'ye mali yardım sağlamıştı; benzer bir işbirliği gündeme gelebilir. Ancak yeni düzenlemeler, Türkiye'nin sığınmacıları geri kabulünde artan bir baskı oluşturabilir. Ayrıca, AB ülkelerindeki yükselen göçmen karşıtı söylem, Türk diasporasına karşı ayrımcılığı tetikleyebilir. Öte yandan, Türkiye'nin Afganistan ve Suriye'den gelen göç akınlarını yönetme deneyimi, AB'nin aradığı 'üçüncü ülke' modeline uygun olabilir. Bu nedenle, Türk dış politikasının bu süreçte proaktif bir diplomatik angajman yürütmesi kritik önem taşıyor.