ABD Temsilciler Meclisi üyesi Alexandria Ocasio-Cortez'in (AOC) son dönemdeki 'woke' (uyanık) hareketine yönelik eleştirileri, Amerikan siyasetinde yeni bir tartışma dalgası başlattı. Ancak The Intercept'te yayınlanan bir analiz, AOC'nin bu eleştirilerinin tarihsel bağlamdan kopuk olduğunu ve asıl sorunun 'woke' hareketi değil, merkezci Demokratların George Floyd'un öldürülmesinin ardından yaşanan toplumsal tepkiyi baltalaması olduğunu savunuyor. Analiz, 2020 yazında patlak veren protestoların, sistemik ırkçılığa karşı meşru bir öfkenin dışavurumu olduğunu ve bu hareketin 'çılgınlık' olarak nitelendirilmesinin, asıl sorumluları gözden kaçırdığını belirtiyor.
Gelişmenin arka planı
AOC, geçtiğimiz haftalarda yaptığı bir açıklamada, 'woke' hareketinin bazı aşırılıklarının Demokrat Parti'yi seçim kaybettirdiğini öne sürmüştü. Ancak The Intercept'teki analiz, bu görüşün gerçekleri yansıtmadığını, zira Floyd protestolarının ülke genelinde geniş bir destek gördüğünü ve bu hareketin polis reformu gibi somut kazanımlar elde ettiğini vurguluyor. Analize göre asıl sorun, merkezci Demokratların bu talepleri sulandırması ve hatta 'yasa ve düzen' söylemiyle protestocuları itibarsızlaştırmaya çalışmasıydı. AOC'nin bu tutumu, kendi tabanından da tepki çekmiş durumda; zira kendisi de bir zamanlar bu hareketin öncülerinden biri olarak görülüyordu.
George Floyd'un 25 Mayıs 2020'de polis memuru Derek Chauvin tarafından öldürülmesi, ABD tarihindeki en büyük toplumsal hareketlerden birini tetiklemişti. Ülke genelinde yapılan anketler, Amerikalıların yüzde 60'ından fazlasının protestoları desteklediğini gösteriyordu. Hareket, sadece ABD ile sınırlı kalmadı; dünya genelinde 'Black Lives Matter' eylemlerine ilham verdi. Bu dönemde, ırkçı heykellerin kaldırılmasından, kurumsal çeşitlilik politikalarına kadar pek çok alanda somut adımlar atıldı. Ancak analize göre, bu kazanımlar, merkezci Demokratların ve muhafazakar medyanın 'aşırılık' söylemiyle gölgelendi.
Bölgesel veya küresel boyut
Bu tartışma, yalnızca ABD siyasetini değil, dünya genelinde toplumsal hareketlerin meşruiyetini de etkileyen bir boyuta sahip. 'Woke' hareketinin 'çılgınlık' olarak nitelendirilmesi, otoriter rejimlerin de bu tür toplumsal muhalefeti bastırmak için kullandığı bir söylem haline gelebilir. Özellikle Avrupa'da yükselen sağ popülizm, bu tür bir dili benimseyerek ilerici hareketleri itibarsızlaştırmaya çalışıyor. Öte yandan, AOC gibi ilerici figürlerin bu tartışmaya katkısı, hareketin iç dinamikleri açısından da kritik. Zira bu tür eleştiriler, hareketin birliğini zayıflatabilir ve asıl hedef olan sistemik eşitsizlikle mücadele etmekten uzaklaşmasına yol açabilir.
Analizde ayrıca, 'woke' hareketinin radikal kanadının toplumsal cinsiyet kimliği ve dil politikaları gibi konularda aşırı taleplerinin, hareketin ana akım desteğini kaybetmesine neden olduğu da kabul ediliyor. Ancak yazara göre bu, hareketin tamamını 'çılgınlık' olarak nitelendirmek için yeterli değil. Asıl sorun, bu tür aşırılıkların medya tarafından abartılı bir şekilde ön plana çıkarılması ve hareketin meşru taleplerinin göz ardı edilmesidir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, ABD'deki toplumsal hareketleri yakından izlemekle birlikte, bu tartışmanın doğrudan Türk dış politikasına etkisi sınırlıdır. Ancak gelişme, Türkiye'deki siyasi söylem açısından önemli bir örnek teşkil ediyor; zira ABD'deki 'woke' karşıtı söylem, zaman zaman Türkiye'deki bazı çevrelerce de benimsenebiliyor. Türkiye'nin kendi toplumsal dinamikleri ve siyasi kültürü, bu tür kavramların ithal edilmesine açık değildir. Yine de, ABD'deki bu tartışma, küresel ölçekte toplumsal hareketlerin meşruiyeti konusunda bir sinyal niteliği taşıyor; Türkiye'nin demokratik kurumları bu tür hareketlere karşı duyarlılık geliştirebilir.