ABD ve İsrail'in İran'a yönelik ortak askeri saldırılarının üzerinden altı ay geçti. Bu süre zarfında bölgesel güç dengeleri yeniden şekillenirken, saldırıların hedeflerine ulaşıp ulaşmadığı tartışılıyor. AJLabs'ın analizine göre, çatışmanın asıl odağı, dünya petrol arzının beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı oldu. Peki bu operasyonlar İran'ın nükleer programını durdurdu mu, bölgesel istikrarı sağladı mı, yoksa tam tersine yeni bir çatışma sarmalının kapısını mı araladı?
Gelişmenin arka planı
Saldırılar, İran'ın zenginleştirilmiş uranyum stoklarını artırması ve uluslararası denetçilerin son raporlarında İran'ın nükleer silah üretme kapasitesine yaklaştığı uyarılarının ardından başladı. İsrail, uzun süredir İran'ın nükleer tesislerine yönelik bir askeri seçeneğin masada olduğunu belirtiyordu. ABD yönetimi ise önce diplomasiye öncelik verse de, İran'la varılan nükleer anlaşmanın çökmesinden sonra sert yaptırımlara ve askeri caydırıcılığa ağırlık vermişti.
Operasyonların ilk aşamasında, İran'ın nükleer tesisleri ve devrim muhafızlarına ait askeri altyapı hedef alındı. Ancak İran'ın ani ve sert tepkisi karşısında çatışma kısa sürede Hürmüz Boğazı'nda bir deniz ve füze savaşına dönüştü. İran, boğazı mayınlayarak ve füze bataryalarıyla ticari gemileri hedef alarak küresel enerji arzını tehdit eden bir strateji izledi. Bu durum, petrol fiyatlarında kısa süreli bir sıçramaya neden oldu ve küresel piyasalarda dalgalanma yarattı.
ABD ve İsrail, hava üstünlüğünü kullanarak İran'ın füze rampalarını ve deniz unsurlarını etkisiz hale getirmeye çalıştı. Ancak İran'ın asimetrik savaş taktikleri, koalisyonun ilerleyişini zorlaştırdı. Bölgedeki Arap ülkeleri ise çatışmanın daha da genişlemesinden endişe ederek temkinli bir tutum sergiledi.
Bölgesel ve küresel boyut
Bu çatışma, sadece İran ve İsrail'i değil, tüm bölgeyi etkisi altına aldı. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, kendi topraklarında olası bir füze savaşı riskine karşı hava savunma sistemlerini devreye sokarken, Katar ve Kuveyt gibi ülkeler petrol tesislerinin güvenliği için ek tedbirler aldı. Irak ve Suriye, İran destekli milislerin faaliyetleri nedeniyle çatışmaların ortasında kaldı.
Küresel düzeyde ise bu operasyonlar, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) denetçilerinin İran'dan çekilmesine ve diplomasi kanallarının neredeyse tamamen kesilmesine yol açtı. Çin ve Rusya, ABD'yi tek taraflı askeri müdahaleyle suçlayarak İran'a destek mesajı verdi. Avrupa Birliği ise kendi güvenlik mimarisinin bölgesel çatışmalara karşı kırılganlığını tartışmaya başladı.
BM Güvenlik Konseyi'nde yapılan olağanüstü toplantılarda, ateşkes çağrıları yapılmasına rağmen taraflar arasında kalıcı bir barışa yönelik somut adım atılamadı. Çatışmanın ekonomik maliyetinin 1 trilyon doları aştığı tahmin edilirken, bölge ülkelerinin savunma harcamaları rekor seviyeye ulaştı.
Siyasi analistlere göre, bu saldırılar İran'ın nükleer programını durdurmaktan çok, İran'ın bölgesel nüfuzunu daha da artırmasına hizmet etti. İran, saldırıları kendi egemenliğine yönelik bir meydan okuma olarak sunarak, iç kamuoyunda milliyetçi bir dalga oluşturdu ve Devrim Muhafızları'nın konumunu güçlendirdi.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, komşusu olduğu İran'daki bu çatışmayı yakından izliyor. Saldırılar, Türkiye'nin enerji ithalatında kritik öneme sahip Hürmüz Boğazı'nın güvenliğini tehdit ettiği için Ankara'nın enerji güvenliğini doğrudan etkiliyor. Ayrıca, çatışmanın bölgesel istikrarsızlığı artırması, Türkiye'nin güney sınırlarındaki güvenlik risklerini ve mülteci akınını tetikleyebilir. Türkiye, hem NATO müttefiki ABD ile ilişkileri hem de İran'la komşuluk ve ticari ilişkileri arasında denge kurmaya çalışıyor. Bu süreçte Türkiye'nin arabuluculuk girişimleri ve diplomatik inisiyatifi, bölgesel bir kriz yönetimi modeli olarak öne çıkabilir.