Afganistan’da 2021 yazında yaşananlar, ABD ve müttefiklerinin 20 yıl süren askeri varlığının hızlı ve kaotik bir şekilde sona ermesiyle Batı dünyasında derin bir hesaplaşmayı tetikledi. Taliban’ın başkent Kabil’i neredeyse hiç direnişle karşılaşmadan ele geçirmesi, yalnızca bir askeri yenilgi değil; aynı zamanda kolektif hafızanın ve dış politika önceliklerinin sorgulanmasına yol açan bir dönüm noktası oldu. NATO’nun tek üyesi olarak 5. Madde’yi harekete geçiren bu çatışma, on yıllar süren işgalin ardından Afgan halkını kaderine terk ederken, geride on binlerce ölü ve yaralı bıraktı.
Kolektif Unutuşun Bedeli
Afganistan savaşı, Batı kamuoyunda zamanla bir “sonsuz savaş” olarak anılır hale geldi. 2001’de El Kaide ve Usame bin Ladin’e karşı başlatılan operasyon, kısa sürede bir ulus inşası deneyine dönüştü. Ancak yıllar geçtikçe, çatışma bölgesi medyanın ve halkın gündeminden kayboldu. ABD’de savaşın maliyeti 2 trilyon doları aşarken, Avrupa ülkeleri de milyarlarca avro harcadı. Yine de sahadaki gerçekler değişmedi: Yolsuzluk nedeniyle çöken bir devlet yapısı, Taliban’ın kırsal kesimde giderek güçlenmesi ve sivillerin ağır bedel ödemesi. 2020 yılında ABD ile Taliban arasında imzalanan Doha Anlaşması, aslında savaşın sonunun başlangıcıydı. Anlaşma, ABD’nin tüm askerlerini çekmesini öngörüyordu ancak Taliban’ın El Kaide ile bağlarını koparması gibi kritik şartlar uygulanmadı. Bu, Batı’nın savaşı bitirme arzusu ile gerçekçi bir barış planının olmaması arasındaki uçurumu gözler önüne serdi.
İngiltere’nin son askerleri de ülkeyi terk ederken, The Guardian’ın yayımladığı bir analizde, “Afganistan’ın unutulması, savaşın başından beri Batı’nın en büyük başarısızlığıydı” ifadeleri kullanıldı. Gerçekten de kriz, Batı’nın kısa dikkat süresinin ve uzun vadeli taahhütlerden kaçınma eğiliminin bir yansıması olarak görülüyor. Ayrıca, Afganistan’da kazanılan askeri tecrübe ve elde edilen istihbaratın, başta Ortadoğu’da olmak üzere başka bölgelere taşınması da savaşın bitmeyen etkileri arasında sayılıyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Afganistan’daki gelişmeler, Orta Asya’dan Orta Doğu’ya uzanan bir güç boşluğu yarattı. Taliban’ın yeniden iktidara gelmesi, komşu Pakistan’dan İran’a, Çin’den Rusya’ya kadar birçok ülkeyi endişelendiriyor. Özellikle Pakistan, Taliban üzerindeki nüfuzunu artırırken, Çin ise Kuşak ve Yol Projesi kapsamında Afganistan’ın maden kaynaklarına ilgi duyuyor. Taliban’ın uluslararası meşruiyet arayışı ise henüz sonuçlanmış değil; Birleşmiş Milletler, kız çocuklarının eğitimi ve insan hakları konusunda net adımlar atmadığı sürece grubu tanımayacağını belirtiyor. Bu belirsizlik, Afganistan’ı bir terör üssü haline getirme riskini de barındırıyor. El Kaide ve DEAŞ Horasan, ülkenin istikrarsız bölgelerinde yeniden örgütlenme fırsatı buldu. Küresel terörle mücadele, Afganistan’ın durumuyla birlikte yeniden şekilleniyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Afganistan’daki çöküş, Türkiye’nin bölgesel güç dengeleri içindeki konumunu doğrudan etkiliyor. Türkiye, savaşın son yıllarında Kabil Havalimanı’nın güvenliğini üstlenmek dahil olmak üzere NATO’nun Afganistan misyonunda aktif rol oynamıştı. Taliban’ın iktidarı ele geçirmesiyle Türkiye, yeni yönetimle diplomatik ilişkilerini sürdürme çabasında, ancak insan hakları ihlalleri ve terör endişeleri nedeniyle denge arayışında. Ayrıca, Afganistan’daki kaos ortamı, göç dalgalarını tetikleyebilir ve Türkiye’nin üzerindeki sığınmacı yükünü artırabilir. Türkiye, bir yandan Taliban’la pragmatik diyalog yürütmeye çalışırken, diğer yandan DAİŞ ve El Kaide gibi grupların Türkiye’ye yönelik olası tehditlerine karşı dikkatli olmalıdır. Bu süreç, Türkiye’nin Orta Asya’daki Türk cumhuriyetleriyle ilişkilerini de şekillendirecek, zira bölge istikrarı Ankara’nın enerji ve ticaret koridorları açısından kritik öneme sahip.