Avrupa Birliği (AB), göç ve iltica politikasında köklü değişiklikler öngören kapsamlı bir reform paketini 12 Haziran 2025 Cuma günü itibarıyla yürürlüğe koydu. Brüksel’in yaklaşık on yıldır üzerinde çalıştığı ve üye ülkeler arasında uzun müzakerelere sahne olan düzenleme, özellikle aşırı sağcı partilerin yükselişi ve artan göçmen karşıtı söylemlerin gölgesinde hayata geçirildi. Yeni kurallar, sığınma başvurularının hızlandırılması, sınır dışı işlemlerinin kolaylaştırılması ve üye ülkeler arasında yük paylaşımının zorunlu hale getirilmesi gibi unsurları içeriyor. Ancak uzmanlar, reformun sahada beklenen etkiyi yaratıp yaratamayacağı konusunda ciddi şüpheler olduğunu belirtiyor.
Reformun Arka Planı ve Getirdiği Yenilikler
AB’nin yeni göç ve iltica paktı olarak adlandırılan reform, 2015 yılında yaşanan büyük mülteci krizinin ardından başlatılan çalışmaların bir ürünü. Kriz sırasında bir milyondan fazla kişinin AB sınırlarına akın etmesi, üye ülkeler arasında derin görüş ayrılıklarına yol açmış ve mevcut Dublin sisteminin yetersiz kaldığını ortaya koymuştu. Yeni düzenleme ile sığınma başvurularının ilk kabul edildiği ülkede sonuçlandırılması yerine, başvuru sahiplerinin AB genelinde daha adil bir şekilde dağıtılması hedefleniyor. Ayrıca, güvenli üçüncü ülkelerden gelen başvuruların hızlı bir şekilde reddedilmesi ve sınır dışı işlemlerinin 12 hafta içinde tamamlanması öngörülüyor. Reform kapsamında, düzensiz göçle mücadele için sınır kontrollerinin artırılması ve Frontex’in yetkilerinin genişletilmesi de yer alıyor.
Ancak insan hakları örgütleri, yeni kuralların sığınmacıların temel haklarını ihlal edebileceği uyarısında bulunuyor. Özellikle sınır bölgelerinde kurulacak olan “kabul merkezleri”nde başvuru sahiplerinin uzun süreli gözetim altında tutulması, eleştirilerin odağında. Öte yandan, bazı Doğu Avrupa ülkeleri, zorunlu mülteci dağıtımına karşı çıkmaya devam ediyor ve reformun uygulanabilirliği konusunda çekincelerini dile getiriyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
AB’nin yeni göç politikası, sadece kıta içinde değil, küresel ölçekte de yankı uyandırdı. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), reformun uluslararası hukuka uygunluğunun yakından takip edileceğini açıkladı. Özellikle Afrika ve Orta Doğu’dan gelen göçmenlerin rotaları üzerinde bulunan Türkiye, Yunanistan ve İtalya gibi ülkeler, yeni kuralların sahada nasıl uygulanacağını merakla bekliyor. AB’nin dış sınırlarının korunmasına yönelik artan baskı, bir yandan da komşu ülkelerle iş birliğini zorunlu kılıyor. Bu bağlamda, AB’nin Türkiye ile 2016 yılında imzaladığı göç anlaşmasının yeniden müzakere edilmesi gündeme gelebilir. Reformun başarısı, büyük ölçüde üye devletlerin siyasi iradesine ve kaynak tahsisine bağlı. Aşırı sağ partilerin Avrupa genelinde yükselen popülaritesi, hükümetleri daha sert önlemler almaya itiyor ancak bu durum, insani krizlerin derinleşmesine yol açabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
AB’nin yeni göç kuralları, Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren bir gelişme. Türkiye halihazırda yaklaşık 3,6 milyon Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapıyor ve AB ile 2016’da yapılan anlaşma kapsamında düzensiz göçün önlenmesinde kilit rol oynuyor. Reformun AB’nin dış sınırlarını daha da sıkılaştırması, Türkiye üzerinden Avrupa’ya geçişleri caydırmayı hedefliyor. Ancak Ankara, mali yardımların yetersiz olduğunu ve yükün adil paylaşılmadığını savunuyor. Yeni kurallar, AB’nin Türkiye ile iş birliğini derinleştirmesini gerektirebilir, zira etkin bir sınır yönetimi için Türkiye’nin desteği hayati önem taşıyor. Türkiye’nin bu süreçte elini güçlendirecek unsurlar arasında, AB’nin sığınmacıların geri kabulü konusunda daha fazla esneklik göstermesi ve vize serbestisi gibi vaatlerin yeniden masaya gelmesi sayılabilir. Öte yandan, reformun uygulamadaki belirsizlikler, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde yeni bir gerilim alanı yaratabilir.