ABD ile Suudi Arabistan arasında yürütülen sivil nükleer işbirliği müzakereleri, enerji diplomasisinin yanı sıra bölgesel güvenlik ve nükleer yayılma risklerine ilişkin kritik soruları da beraberinde getiriyor. Eski ABD Enerji Bakanı Ernest Moniz'in değerlendirmesine göre, anlaşma yalnızca enerji ihtiyacını karşılamakla kalmayıp, Orta Doğu'da uzun zamandır beklenen bir bölgesel atılımın önünü açabilir. Ancak, Suudi Arabistan'ın uranyum zenginleştirme ve yeniden işleme hakları konusundaki ısrarı, Washington yönetimini hem Kongre'de hem de uluslararası toplumda zorlu bir denge arayışına itiyor.
Anlaşmanın Arka Planı ve Kapsamı
ABD ile Suudi Arabistan arasındaki nükleer işbirliği görüşmeleri, 2018 yılında dönemin ABD Başkanı Donald Trump'ın Riyad ziyaretiyle ivme kazanmıştı. Taraflar, Suudi Arabistan'ın sivil nükleer programını Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) gözetiminde geliştirmesi için bir çerçeve anlaşması (123 Anlaşması) üzerinde çalışıyor. Bu anlaşma, ABD şirketlerinin Suudi Arabistan'a nükleer teknoloji ve yakıt sağlamasına olanak tanıyacak. Ancak Veliaht Prens Muhammed bin Selman'ın, Suudi Arabistan'ın uranyum zenginleştirme hakkını elinde tutması gerektiği yönündeki açıklamaları, hem İran'ın nükleer programıyla rekabet hem de bölgesel güç dengesi açısından endişe yaratıyor.
Suudi Arabistan, Vizyon 2030 planı çerçevesinde ekonomisini petrole bağımlılıktan kurtarmayı hedefliyor. Nükleer enerji, hem artan elektrik talebini karşılamak hem de karbon emisyonlarını azaltmak için kilit rol oynayabilir. Ülkenin 2030 yılına kadar 17 gigawatt'lık nükleer kapasite kurmayı planladığı belirtiliyor. Ancak bu kapasitenin büyük bir kısmının yabancı ortaklıkla inşa edilmesi gerekiyor. ABD'nin yanı sıra Çin, Rusya ve Güney Kore de Suudi Arabistan'ın nükleer projelerine ilgi gösteriyor. Bu durum, Washington'u jeopolitik açıdan endişelendiriyor; çünkü Suudi Arabistan'ın alternatif sağlayıcılara yönelmesi, ABD'nin bölgedeki nüfuzunu zayıflatabilir.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Anlaşmanın en tartışmalı yönü, Suudi Arabistan'ın 'zenginleştirme hakkı' talebi. ABD, 1970'lerden bu yana nükleer işbirliği anlaşmalarında 'altın standart' olarak bilinen, uranyum zenginleştirme ve yeniden işlemeyi yasaklayan bir politika izliyor. Suudi Arabistan'ın bu hakkı elde etmesi, bölgede nükleer silahlanma yarışını tetikleyebilir. Özellikle İran'ın uranyum zenginleştirme programı, Suudi yönetimini kendi nükleer kabiliyetini geliştirmeye itiyor. Veliaht Prens Muhammed bin Selman daha önce yaptığı bir açıklamada, İran'ın nükleer silah üretmesi halinde Suudi Arabistan'ın da bunu yapmak zorunda kalacağını söylemişti. Bu açıklama, bölgesel bir nükleer yayılma riskini gündeme getiriyor.
Ernest Moniz'e göre, anlaşmanın bölgesel bir 'kazan-kazan' durumu yaratma potansiyeli var. Örneğin, Suudi Arabistan'ın nükleer programının uluslararası denetime açık olması, İran'la müzakerelerde güven artırıcı bir adım olarak değerlendirilebilir. Ayrıca, anlaşmanın Suudi-İsrail normalleşmesi sürecini hızlandırabileceği belirtiliyor. İsrail, İran'ın nükleer programı konusunda derin endişeler taşıyor; ancak Suudi Arabistan'ın ABD gözetiminde sivil bir program yürütmesi, Tel Aviv'i kısmen rahatlatabilir. Bununla birlikte, İsrail'in zenginleştirme hakkına karşı çıkması, anlaşmanın Kongre'de onaylanmasını zorlaştırabilir.
ABD Kongresi'nde bazı üyeler, Suudi Arabistan'ın insan hakları ihlalleri ve Yemen'deki savaşa müdahalesi nedeniyle anlaşmaya şüpheyle yaklaşıyor. Ayrıca, Suudi Arabistan'ın Çin ile yakınlaşması, Washington'u daha fazla taviz vermeye itebilir. Çin, Suudi Arabistan'a nükleer teknoloji sağlamaya istekli olduğunu ifade ediyor; bu durum ABD'yi jeopolitik bir kayıpla karşı karşıya bırakabilir. Bu nedenle, Biden yönetimi, hem Kongre'nin onayını almak hem de Suudi Arabistan'ın taleplerini karşılamak için karmaşık bir denge yürütüyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türk dış politikası açısından ikili bir anlam taşıyor. Öncelikle, bölgede nükleer enerjiye ilgi gösteren bir diğer ülke olan Türkiye, Akkuyu Nükleer Güç Santrali projesini Rusya ile yürütüyor. Suudi Arabistan'ın nükleer programı, Türkiye'nin enerji politikalarına doğrudan bir tehdit oluşturmasa da, bölgesel güç dengesi açısından yakından izleniyor. Özellikle, Türkiye'nin doğu Akdeniz'deki enerji politikaları ve Yunanistan ile yaşadığı gerilimler göz önüne alındığında, yeni bir nükleer gücün ortaya çıkması stratejik hesapları etkileyebilir. Ayrıca, ABD'nin Suudi Arabistan'a sağlayabileceği nükleer teknoloji, Türkiye'nin nükleer enerji alanındaki Batı ile ilişkilerinde alternatif arayışlarını derinleştirebilir. Ancak, anlaşmanın bölgesel istikrarı artırması, Türkiye dahil tüm bölge ülkeleri için olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir.