Ocak ayında Robson Henry, 66 yaşında hayatını kaybetti. Muhtemelen Henry’nin adını hiç duymadınız. Ünlü, zengin ya da güçlü değildi. Pek çok açıdan Henry, 18 yaşında ABD Ordusu’na katılarak hizmet etmeyi seçen binlerce genç erkek ve kadından farklı değildi. Ne de onun hikayesi, Amerika’nın küçük Pasifik ada ülkelerine verdiği sözlerin tutulmamasıyla ilgili daha geniş bir anlatının parçası olması gerçeğiydi. Henry, Marshall Adaları’nın yerli halkından biriydi; ABD’nin nükleer testler yaptığı ve askeri üsler kurduğu bu topraklarda, onun nesli için askerlik, hem bir vatanseverlik hem de hayatta kalma meselesiydi.
Bir gazinin trajik hikayesi ve sözün tutulmaması
Henry, 1970’lerin sonunda ABD Ordusu’na katıldı ve onlarca yıl boyunca, Amerika’nın dört bir yanında görev yaptıktan sonra emekli oldu. Ancak emekliliğinde, yaşadığı sağlık sorunları ve borçlarla boğuştu. ABD, Marshall Adaları ile imzaladığı Compact of Free Association (Serbest Ortaklık Anlaşması) kapsamında, adalıların askerlik hizmetini saymasına rağmen, gazilere tanınan bazı federal yardımlardan yararlanmalarını engelledi. Bu durum, Henry gibi yüzlerce Pasifik adalı gazi için geçerliydi. Henry’nin ölümü, bu sessiz mağduriyetin simgesi haline geldi. Ancak bu, yalnızca bir bireyin hikayesi değil; ABD’nin Pasifik’teki stratejik çıkarları ile bölge halklarına verdiği sözler arasındaki derin uçurumun bir yansıması.
Marshall Adaları, ABD’nin 1946-1958 yılları arasında 67 nükleer test gerçekleştirdiği, Bikini ve Enewetak atollerine ev sahipliği yaptı. Bu testler, binlerce adalının radyasyona maruz kalmasına ve bölgenin ekosisteminin tahrip olmasına neden oldu. ABD, bu yıkımın ardından bölgeye mali yardım ve sağlık hizmeti sözü verdi. Ancak, 1986’da yürürlüğe giren Compact of Free Association ile ABD, Marshall Adaları’na savunma ve ekonomik destek sağlarken, adalıların ABD’ye serbest göç etme hakkı tanındı. Buna karşılık, Marshall Adaları’nda askere alınanlar, ABD vatandaşı olmadıkları için bazı federal gazilere sunulan yardımlardan yararlanamadı. Bu durum, hem yasal hem de ahlaki olarak tartışılıyor.
Pasifik jeopolitiği ve ABD’nin sözleri
Son yıllarda Pasifik bölgesi, Çin’in artan etkisiyle jeopolitik bir mücadele alanına dönüştü. ABD, Pasifik Adaları ile ilişkileri güçlendirmek için yeni anlaşmalar imzaladı ve bölgeye yatırım sözleri verdi. Ancak, bu sözler genellikle kağıt üzerinde kaldı. Marshall Adaları, Mikronezya ve Palau gibi ülkeler, ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında olmalarına rağmen, iklim değişikliği ve ekonomik kırılganlıkla mücadele ediyor. Bu ülkeler, ABD’nin kendilerine karşı tarihsel sorumluluğunu hatırlatıyor. Robson Henry’nin ölümü, bu hatırlatmanın son örneği değil; daha önce de benzer vakalar yaşandı. Örneğin, 2019’da, Marshall Adaları’ndan ABD Ordusu’na katılan bir gazi, emekli maaşı alabilmek için uzun yıllar mücadele etmiş, ancak başarılı olamamıştı. Bu durum, ABD Kongresi’nde tartışmalara yol açmış, ancak somut bir çözüm bulunamamıştı.
ABD’nin Pasifik Adaları’na yönelik politikası, genellikle güvenlik öncelikleriyle şekilleniyor. Soğuk Savaş döneminde nükleer testler için kullanılan bu bölge, şimdi Çin’in genişlemesine karşı bir kalkan olarak konumlandırılıyor. Ancak ABD’nin bu ülkelerin halklarına verdiği sözler, en azından askeri alanda, çoğu zaman tutulmuyor. Örneğin, COVID-19 pandemisi sırasında, Marshall Adaları’na yapılan ABD yardımı, diğer bölge ülkelerine göre sınırlı kaldı. Ayrıca, iklim değişikliğinin en çok etkilediği ülkelerden biri olan Marshall Adaları, ABD’nin emisyon azaltım hedeflerini yetersiz buluyor. Bu nedenle, Robson Henry’nin hikayesi, yalnızca bir gazi sorunu olmaktan öte, ABD’nin Pasifik’teki güvenilirliğinin bir testi olarak görülüyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye’nin doğrudan tarafı olmadığı, ancak küresel güç dengeleri açısından önem taşıyan bir konuyu içeriyor. ABD’nin Pasifik Adaları’na yönelik politikalarındaki bu tür tutarsızlıklar, bölgesel güvenlik mimarisini etkileyebilir. Türkiye, Pasifik’te aktif bir aktör olmasa da, Çin’in küresel yükselişi karşısında ABD’nin müttefiklerine verdiği sözleri tutma konusundaki bu zafiyeti, güven inşasını olumsuz etkileyebilir. Ayrıca, bu durum, uluslararası hukukta ve insan hakları alanında benzer mağduriyet yaşayan diğer bölgeler için emsal teşkil edebilir. Türkiye, kendi dış politikasında, verdiği sözleri tutma ve müttefiklerine karşı güvenilirlik konusunda bu tür örneklerden dersler çıkarabilir. Sonuç olarak, bu haber, uluslararası ilişkilerde adalet ve eşitlik ilkesinin önemini bir kez daha hatırlatıyor.