1973 yılında, ABD'nin Kamboçya'yı gizlice bombaladığının ortaya çıkmasının ardından Kongre harekete geçti. Dönemin Başkanı Richard Nixon'ın vetosuna rağmen Savaş Yetkileri Yasası'nı kabul eden Kongre, savaş ve barış konularındaki yetkisini yeniden tesis etmeye çalıştı. O günden bu yana yürürlükte olan yasa, başkanların askeri güç kullanımını Kongre onayına bağlamayı hedefliyordu. Ancak aradan geçen elli yılda Kongre, bu anayasal yetkisini büyük ölçüde yürütme organına devretti.
Savaş Yetkileri Yasası'nın Doğuşu ve Amacı
Savaş Yetkileri Yasası, 1973'te Vietnam Savaşı'nın yarattığı toplumsal ve siyasi travma ortamında kabul edildi. Yasa, başkanın silahlı kuvvetleri yalnızca Kongre'nin savaş ilanı, özel yetkilendirme veya ulusal acil durum kararıyla savaşa sokabileceğini hükme bağlıyordu. Ayrıca, Kongre onayı olmadan başlatılan askeri operasyonların 60 gün içinde sonlandırılması, gerekirse 30 günlük geri çekilme süresi tanınması öngörülüyordu. Yasanın temel amacı, başkanın tek başına ülkeyi savaşa sokmasını engellemekti.
Ancak yasa, yürürlüğe girdiği günden itibaren başkanlar tarafından anayasal yetki gaspı olarak görüldü. Nixon'dan sonra göreve gelen tüm başkanlar, yasanın kendilerini bağlamadığını savundu. 1980'lerde Reagan yönetimi, Nikaragua'daki kontralara destek ve Grenada müdahalesi gibi adımlarla yasayı fiilen aştı. 1990'larda Clinton, Kosova operasyonunu Kongre onayı olmadan NATO çerçevesinde yürüttü. 2001'den sonra ise terörizmle mücadele adı altında Afganistan ve Irak işgalleri, Kongre'nin geniş yetki kararlarıyla meşrulaştırıldı; fakat bu kararlar adeta açık çek haline geldi.
Son yıllarda Kongre, askeri müdahaleleri durdurma yönünde birkaç kez harekete geçmeye çalıştı. 2019'da Suudi Arabistan'a silah satışını ve Yemen savaşına desteği sınırlayan kararlar kabul edildi, ancak başkan vetolarıyla engellendi. 2020'de İran'a yönelik askeri harekat yetkisini kısıtlama girişimi de sonuçsuz kaldı. Kongre'nin bu tutumu, kurumsal bir zaafın göstergesi olarak yorumlanıyor: Siyasi maliyetten kaçınma, partizan bölünmeler ve yürütmenin bilgi üstünlüğü, yasama organını felç ediyor.
Küresel ve Bölgesel Yansımalar
ABD'nin savaş yetkileri konusundaki bu iç çekişmesi, küresel güvenlik mimarisini doğrudan etkiliyor. Kongre'nin etkisizliği, başkanlara geniş bir askeri müdahale serbestisi tanırken, müttefikler ve rakipler için öngörülemez bir ortam yaratıyor. NATO içinde ABD'nin taahhütlerinin Kongre'den geçip geçmeyeceği belirsizliği, Avrupa başkentlerinde güvenlik endişelerine yol açıyor. Özellikle Tayvan, Ukrayna ve Orta Doğu gibi kriz bölgelerinde, ABD'nin askeri angajmanının sürekliliği sorgulanıyor.
Öte yandan, yürütme organının artan yetkisi, uluslararası hukuk ve savaş suçları açısından da tartışma yaratıyor. Kongre onayı olmadan yürütülen operasyonlar, meşruiyet sorununu beraberinde getiriyor. Son dönemde Gazze'deki çatışmalar ve İran'a yönelik suikastlar, yine Kongre'nin devre dışı kaldığı örnekler olarak öne çıkıyor. Bu durum, ABD'nin demokratik denetim imajını zedelerken, otoriter rejimlere karşı savunduğu ilkelerle çelişiyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD Kongresi'nin savaş yetkilerini yürütmeye devretmesi, Türkiye'nin güvenlik ve dış politika hesaplarını yakından ilgilendiriyor. Washington'un askeri kararlarının öngörülemezliği, Türkiye'nin Suriye, Irak ve Doğu Akdeniz'deki stratejik planlamasını zorlaştırıyor. Özellikle PKK/YPG'ye verilen destek ve F-35 krizinde olduğu gibi, Kongre'nin devre dışı kalması Türkiye aleyhine sonuçlar doğurabiliyor. Ayrıca, ABD'nin İran'a yönelik olası bir askeri müdahalesi, bölgesel istikrarı bozarak Türkiye'nin enerji güvenliğini ve sınır güvenliğini tehdit edebilir. Türkiye, bu belirsizlik ortamında kendi savunma kapasitesini güçlendirmeye ve bölgesel müttefiklik ilişkilerini çeşitlendirmeye yönelmelidir.