İsrail'de hükümetler değişiyor, ABD'de başkanlar gelip geçiyor; ancak işgal altındaki Filistin topraklarındaki Yahudi yerleşim birimlerinin genişletilmesi politikası kesintisiz sürüyor. Bu durum, uluslararası toplumun on yıllardır dile getirdiği endişelere rağmen, iki ülkenin iç siyasetindeki değişimlerin sahadaki gerçekleri nasıl etkilediği sorusunu gündeme getiriyor. ABD'de yeni bir başkan göreve gelirken ve İsrail'de koalisyon hükümetleri değişirken, Filistin meselesinde statükonun korunup korunmayacağı merak konusu.
Yerleşim Politikalarında Süreklilik
İsrail'in işgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs'te yürüttüğü yerleşim faaliyetleri, son yıllarda hız kesmeden devam etti. Uluslararası hukuka göre yasadışı olan bu yerleşimler, İsrail'in iç siyasetinde farklı hükümetler tarafından da desteklendi. Örneğin, 2022'de göreve gelen ve şu anki Başbakan Binyamin Netanyahu liderliğindeki koalisyon, yerleşim inşaatlarını hızlandırma sözü vermişti. Öte yandan, ABD'de başkanlık değişse de, özellikle 2017'de Donald Trump'ın Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıması ve 2019'da Golan Tepeleri'ndeki İsrail egemenliğini tanıması gibi adımlar, ABD'nin geleneksel politikalarından önemli sapmalar olarak kaydedildi. Ancak Joe Biden yönetimi de yerleşim genişlemesine yönelik eleştirilerini sürdürmekle birlikte, somut bir yaptırım uygulamaktan kaçındı.
Uzmanlar, ABD'nin İsrail üzerindeki etkisinin sınırlı olduğunu, iki ülke arasındaki stratejik ilişkinin her iki ülkenin iç siyasetinde de belirleyici bir rol oynadığını belirtiyor. ABD Kongresi'ndeki güçlü İsrail yanlısı lobi faaliyetleri ve her iki ülkedeki seçmen tabanları, politikaların sürekliliğinde etkili oluyor. İsrail'de ise yerleşim karşıtı partilerin koalisyonlarda yer almasına rağmen, yerleşim inşaatlarının durdurulması yönünde somut adımlar atılmadı. Bunun nedeni olarak, koalisyon hükümetlerinde yerleşim yanlısı partilerin varlığı ve toplumsal baskılar gösteriliyor.
Bölgesel ve Küresel Yansımalar
Filistin topraklarındaki yerleşim genişlemesi, sadece İsrail ve Filistin'i değil, tüm Orta Doğu'yu ve küresel dengeleri etkiliyor. Arap ülkeleri, özellikle Körfez ülkeleri, son yıllarda İsrail ile ilişkilerini normalleştirme yoluna gitse de, yerleşim faaliyetleri bu süreci zora sokuyor. 2020'de imzalanan İbrahim Anlaşmaları ile Bahreyn, BAE ve Fas gibi ülkeler İsrail ile diplomatik ilişki kurdu. Ancak bu ülkeler, Filistin meselesinde duyarlı olduklarını göstererek, yerleşim genişlemesine sessiz kalmamaya çalışıyor. Öte yandan, uluslararası kuruluşlar, özellikle Birleşmiş Milletler, yerleşim faaliyetlerinin barış sürecini baltaladığı uyarısında bulunuyor. ABD'nin BM Güvenlik Konseyi'nde İsrail'i koruyan veto yetkisini kullanması, uluslararası toplumun etkili bir yaptırım uygulamasını engelliyor.
Küresel düzeyde ise, Rusya ve Çin gibi aktörler, Filistin meselesinde daha aktif rol almaya başladı. Rusya, Filistin devletini tanımış durumda ve Orta Doğu'da etkisini artırmak için Filistin kartını kullanıyor. Çin ise, ekonomik yatırımlar ve diplomasi yoluyla bölgede nüfuzunu genişletmeye çalışıyor. Bu durum, ABD'nin geleneksel arabuluculuk rolünü zayıflatırken, çok kutuplu bir dünyada Filistin meselesinin nasıl şekilleneceğine dair belirsizlik yaratıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Filistin meselesine her zaman güçlü destek vermiş ve İsrail'in yerleşim politikalarını uluslararası platformlarda sert biçimde eleştirmiştir. Son dönemde Türkiye-İsrail ilişkilerinde yaşanan normalleşme süreci, yerleşim genişlemesi gibi konularda Türkiye'nin elini zayıflatabilir. Ancak Türkiye, Filistin devletini tanıyan ve destekleyen politikasını sürdürmekte kararlı görünüyor. ABD ve İsrail'deki seçim sonuçları, Türkiye'nin bölgesel dengelerdeki konumunu doğrudan etkileyebilir. Özellikle ABD'nin İsrail'e verdiği koşulsuz destek, Türkiye'nin Batı ile ilişkilerinde bir gerilim unsuru olmaya devam ediyor. Yeni liderlerin Filistin politikaları, Türkiye'nin Orta Doğu'daki diplomatik girişimlerini ve enerji işbirliklerini şekillendirecektir. Türkiye, Filistin meselesinde uluslararası toplumu daha fazla sorumluluk almaya çağırarak, bölgesel barış ve istikrarın ancak adil bir çözümle sağlanabileceğini vurgulamaktadır.