ABD ve İsrail'in İran'ı yoğun hava bombardımanıyla teslim olmaya zorlama stratejisinin başarısız olacağı baştan belliydi. Bu durum, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası'nın Londra'yı gece gündüz bombalayarak İngiliz halkının direncini kırmayı amaçlayan Blitz harekâtını akıllara getiriyor. Winston Churchill, o dönemde yaptığı ünlü konuşmada, Hitler'in Londra'ya yönelik saldırılarını "zalim, acımasız ve ayrım gözetmeyen" bir girişim olarak nitelendirmiş ve İngiliz halkının "ada ırkı" olarak nitelendirdiği direncini övmüştü. Bugün İran'a yönelik benzer bir strateji izleniyor ve tarih tekerrür ediyor.
Hava Gücüyle Teslim Alma Yanılgısı
Modern savaş tarihinde hava gücünün tek başına bir ülkeyi teslim olmaya zorladığı çok az örnek vardır. 1999'da NATO'nun Sırbistan'a yönelik 78 günlük hava harekâtı, Slobodan Miloşević'i Kosova'dan çekilmeye zorlamış olsa da, bu sonuç yalnızca bombardımanla değil, diplomatik baskı ve Rusya'nın devreye girmesiyle mümkün olmuştu. İran örneğinde ise durum çok daha karmaşık. İran, 90 milyona yaklaşan nüfusu, geniş coğrafyası, dağlık topografyası ve derinlemesine savunma sistemleriyle hava gücüne karşı direnç göstermeye elverişli bir ülke.
ABD ve İsrail'in olası hedefleri arasında İran'ın nükleer tesisleri, devrim muhafızları üsleri ve askeri altyapısı bulunuyor. Ancak İran, bu tesislerin çoğunu dağların altına inşa etmiş durumda. Örneğin Fordow yakıt zenginleştirme tesisi, bir dağın içine gömülü vaziyette. Bu tür hedefleri etkisiz hale getirmek için gereken bunker delici bombalar (özellikle GBU-57 MOP) sadece ABD'de bulunuyor ve bunların etkinliği bile tartışmalı. Ayrıca İran, uzun menzilli füzeler ve insansız hava araçlarıyla misilleme yapabilecek kapasitede.
İran'ın direnci sadece askeri değil, aynı zamanda psikolojik ve toplumsal. İran halkı, 1980-1988 İran-Irak Savaşı'nda sekiz yıl boyunca ağır bombardımana ve kimyasal silah saldırılarına göğüs germiş bir millet. Bu deneyim, toplumda derin bir direnç kültürü oluşturmuş. Dış müdahaleler genellikle rejimi zayıflatmak yerine halkı yönetimin arkasında birleştiriyor. Nitekim 2020'de ABD'nin Kasım Süleymani'yi öldürmesi bile İran'da rejime karşı bir ayaklanmaya yol açmamış, aksine milliyetçi duyguları kabartmıştı.
Bölgesel ve Küresel Yansımalar
ABD ve İsrail'in İran'a yönelik askeri seçenekleri daralıyor. Bir yandan İran'ın nükleer programını engellemek isteyen İsrail, diğer yandan ABD'nin bölgeden çekilme eğilimi nedeniyle yalnız kalma riskiyle karşı karşıya. İran ise Rusya ve Çin ile geliştirdiği stratejik ortaklıklarla yalnız olmadığını gösteriyor. Son yıllarda İran, Şanghay İşbirliği Örgütü'ne üye oldu ve Çin ile 25 yıllık kapsamlı bir işbirliği anlaşması imzaladı. Bu gelişmeler, Batı'nın İran'a yönelik baskı politikalarını etkisiz kılıyor.
Bölgesel düzeyde ise İran'ın vekil güçleri (Lübnan'daki Hizbullah, Yemen'deki Husiler, Irak ve Suriye'deki milisler) geniş bir caydırıcılık ağı oluşturuyor. Herhangi bir saldırı durumunda bu grupların İsrail'e ve ABD üslerine yönelik misilleme yapması beklenir. Nitekim 7 Ekim 2023 sonrası yaşananlar, bu ağın ne kadar etkili olabileceğini gösterdi. Hizbullah, İsrail'in kuzeyini haftalarca bombaladı; Husiler, Kızıldeniz'deki ticari gemilere saldırarak küresel ticareti tehdit etti.
Diğer taraftan, hava bombardımanıyla bir ülkeyi teslim alma stratejisi, uluslararası hukuk açısından da sorunlu. Sivil kayıpların artması, küresel kamuoyunda tepkilere yol açıyor ve saldırgan ülkeleri yalnızlaştırıyor. İran gibi geniş bir ülkede sivil kayıpların yüksek olması, ABD ve İsrail'in meşruiyetini daha da zayıflatacaktır.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran'a yönelik olası bir askeri müdahale, Türkiye'yi doğrudan etkiler. Öncelikle, komşu ülkedeki istikrarsızlık, mülteci akınlarına ve sınır güvenliği sorunlarına yol açabilir. Ayrıca, İran ile ticari ilişkileri olan Türkiye, yaptırımlar ve enerji kesintileri nedeniyle ekonomik kayıp yaşar. Doğalgaz ithalatının önemli bir kısmını İran'dan karşılayan Türkiye, alternatif kaynak bulmakta zorlanabilir. Bölgesel gerilimin tırmanması, Türkiye'nin arabuluculuk rolünü de tehlikeye atar. Bu nedenle Türkiye, diplomasiye öncelik vererek taraflar arasında denge politikası izlemeye çalışmaktadır.