28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in başlattığı ve ilk gününde İran’ın Dini Lideri’ni hedef alan bir savaşın ardından, İran bir yandan ağır kayıplar verirken diğer yandan stratejik kozlarının farkına vardı. Hürmüz Boğazı’nı kontrol eden Tahran yönetimi, nükleer silaha sahip olmadan da küresel enerji akışını tehdit edebilecek bir konuma ulaştı. Sıradan İranlılar savaşın bedelini ekonomi ve güvenlik kriziyle öderken, rejim uluslararası dengeleri sarsacak yeni bir oyun planı geliştirdi. Bu makale, ABD-İran arasındaki savaş-müzakere döngüsünü ve bölgesel yansımalarını ele alıyor.
Krizin arka planı: Nükleer anlaşmadan silahlı çatışmaya
İran ile Batı arasındaki gerilim, 2015 tarihli Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın (JCPOA) 2018’de ABD tarafından tek taraflı olarak terk edilmesiyle tırmandı. Trump yönetiminin “maksimum baskı” politikası, İran ekonomisini çökertmeyi hedefliyordu ancak Tahran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durduramadı. 2020’de General Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, iki ülkeyi savaşın eşiğine getirdi. 2023 yılına gelindiğinde İran, %60 seviyesinde zenginleştirilmiş uranyum üretirken, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) denetimlerine izin vermemeye başladı. 28 Şubat 2024’te ABD ve İsrail’in ortak operasyonu, İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in öldürülmesiyle sonuçlandı. Bu hamle, savaşı ilk gününde bitirmiş olsa da İran’ın askeri kapasitesini yok etmedi. Tahran yönetimi, kısa sürede toparlanarak Hürmüz Boğazı’nı üs olarak kullanmaya başladı.
Hürmüz Boğazı’nın stratejik önemi ve oyun değiştirici etkisi
Hürmüz Boğazı, dünya petrolünün yaklaşık %20’sinin geçtiği kritik bir su yoludur. İran, bu boğazı mayınlama, denizaltı ve hızlı botlarla abluka altına alabilecek kapasiteye sahiptir. Bu potansiyel, nükleer silahtan daha caydırıcı bir unsura dönüşmüştür. İran, 2019’da Suudi Arabistan’a ait petrol tesislerine yapılan saldırıda benzer bir strateji sergilemiş, ancak şimdi çok daha geniş çaplı bir tehdit oluşturmaktadır. ABD Deniz Kuvvetleri, Bahreyn’deki Beşinci Filo’suyla boğazın güvenliğini sağlamaya çalışsa da İran balistik füzeleri ve insansız hava araçları bu çabaları zorlaştırmaktadır. Bu durum, ABD’yi müzakere masasına oturmaya zorlayabilir. Ancak İran’ın talepleri arasında yaptırımların kaldırılması, bölgesel nüfuzunun tanınması ve nükleer programının meşrulaştırılması yer almaktadır. ABD ise İran’ın füze programını sınırlandırmasını ve bölgedeki vekil güçlerini kontrol etmesini istemektedir. Geçmişteki müzakereler, 2015 anlaşması gibi geçici çözümler üretmiş ancak krizin temel nedenlerini ortadan kaldıramamıştır.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD-İran gerilimi Türkiye’yi doğrudan etkilemektedir. Türkiye, enerji ihtiyacının önemli bir kısmını İran ve Irak üzerinden sağlarken, Hürmüz Boğazı’nın olası bir ablukası petrol fiyatlarını artırarak Türkiye ekonomisi üzerinde baskı yaratır. Ayrıca, Suriye ve Irak’ta İran destekli gruplarla Türkiye’nin güvenlik çıkarları zaman zaman çatışmaktadır. Ankara, bu krizde denge politikası izlemek zorundadır: NATO üyesi olarak ABD ile ittifakını sürdürürken, enerji ve ticaret ortaklığı nedeniyle İran ile ilişkilerini tamamen koparamaz. 2024’teki savaş ve sonrası gelişmeler, Türkiye’nin diplomatik girişimlerini daha da önemli kılmaktadır. Türkiye, İran’ın bölgesel nüfuzuna karşı ağırlık koymak ve enerji koridorlarının güvenliğini sağlamak için alternatif rotaları (örneğin Katar-Türkiye boru hattı) devreye sokmayı değerlendirebilir. Ancak kısa vadede, Türkiye’nin enerji maliyetleri ve sınır güvenliği bu krizden en çok etkilenecek alanlardır.