ABD ile İran arasında Umman'ın başkenti Maskat'ta gerçekleştirilen nükleer müzakerelerin ikinci turu olumlu ancak temkinli bir atmosferde sona erdi. Taraflar, ortak yayınladıkları bildiride 60 gün içinde nihai bir anlaşmaya varılması için bir yol haritası üzerinde mutabakat sağladıklarını duyurdu. Görüşmelere ilişkin 'cesaret verici ilerleme kaydedildiği' ifade edilirken, her iki tarafın da masadan ayrılmadığı ve teknik düzeyde çalışmaların süreceği belirtildi. Ancak ABD'li yetkililerin temkinli açıklamaları ve İran'ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerine devam ettiği yönündeki raporlar, anlaşmanın henüz kesinleşmediğini gösteriyor. Özellikle Batılı diplomatlar, 'zemin kazanıldığını ancak kritik eşiklerin henüz aşılmadığını' vurguluyor.
Müzakerelerin arka planı: Gerilim ve diplomasi arasında ince çizgi
ABD ile İran arasındaki dolaylı müzakereler, Tahran'ın nükleer programına ilişkin uluslararası endişelerin gölgesinde yürüyor. İran, uranyum zenginleştirme seviyesini yüzde 60'a çıkardığını ve bu oranın askeri kullanım için gereken yüzde 90'a yakın olduğunu kabul ediyor. ABD ise İran'ın nükleer silah üretme kapasitesine ulaşmasını engellemeyi hedefliyor. 2015'te imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı'ndan (KOEP) ABD'nin 2018'de tek taraflı çekilmesi ve ardından İran'ın taahhütlerini askıya alması, bugünkü krizin temelini oluşturuyor. Son iki yıldır devam eden dolaylı görüşmelerde, İran'ın yaptırımların kaldırılması talebi ile ABD'nin nükleer faaliyetlerin denetlenmesi ısrarı arasında denge kurulmaya çalışılıyor.
Maskat görüşmelerinin önemi, iki ülkenin ilk kez doğrudan bir yol haritası üzerinde anlaşması olarak değerlendiriliyor. Daha önceki turlarda taraflar sadece genel çerçeve üzerinde mutabık kalmıştı. Bu kez, 60 günlük takvim ve belirli aşamaların belirlenmesi, somut ilerleme olarak yorumlanıyor. Ancak İran'ın bölgedeki vekil güçleri aracılığıyla yürüttüğü faaliyetler ve ABD'nin İsrail ile yakın koordinasyonu, diyalog sürecini kırılgan kılıyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun 'anlaşmanın nükleer programı durdurması gerektiği' yönündeki uyarıları da Washington üzerinde baskı oluşturuyor.
Bölgesel yansımalar: Ortadoğu'da yeni bir denklem mi?
ABD-İran müzakereleri yalnızca ikili ilişkileri değil, tüm Ortadoğu'yu etkileme potansiyeli taşıyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri başta olmak üzere Körfez ülkeler, nükleer İran'dan duydukları kaygıyı açıkça dile getiriyor. Ancak Çin'in arabuluculuğunda İran ile Suudi Arabistan arasında sağlanan normalleşme, bölgede yeni bir dinamik yaratmış durumda. Bazı analistler, ABD-İran anlaşmasının Körfez'deki gerilimi azaltacağını savunurken, diğerleri İran'ın bölgesel nüfuzunu artıracağı endişesini taşıyor. Öte yandan, müzakerelerde ilerleme kaydedilmesi halinde, İran'a uygulanan uluslararası yaptırımların kademeli olarak kaldırılması ve Tahran'ın küresel enerji piyasalarına dönüşü bekleniyor. Bu da petrol fiyatları üzerinde aşağı yönlü baskı oluşturabilir. Irak, Suriye, Yemen ve Lübnan'daki krizlerin çözümünde de İran'ın rolü kritik; bu nedenle Batılı ülkeler nükleer dosyayı diğer bölgesel meselelerden ayrı tutmak istiyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, İran ile komşu olması ve enerji ithalatının önemli bir kısmını İran'dan karşılaması nedeniyle bu müzakereleri yakından takip ediyor. ABD-İran anlaşması, İran'a yönelik yaptırımların hafiflemesi anlamına gelirse, Türkiye'nin enerji maliyetleri düşebilir ve ticaret hacmi artabilir. Ancak anlaşmanın başarısız olması halinde, bölgesel gerginlik Türkiye'nin güney sınırlarındaki istikrarı tehdit edebilir. Ayrıca, Türkiye'nin İran ile Suriye ve Irak'ta zaman zaman farklı pozisyonlar alması, nükleer dosyaya ilişkin doğrudan bir tutum belirlemesini zorlaştırıyor. Ankara'nın önceliği, hem Batı ile ilişkilerini hem de İran ile ekonomik bağlarını dengelemek olacak.