ABD ile İran arasındaki düşmanlık, Soğuk Savaş sonrası dönemin en uzun süreli çatışmalarından biri haline geldi. Son yıllarda vekil gruplar üzerinden yürütülen mücadele, doğrudan askeri gerilimlere ve ekonomik yaptırımlara dönüşerek taraflar arasında kesin bir zafer kazanılamayan bir "ebedi savaş" yarattı. Bu durum, Ortadoğu'nun jeopolitik dengelerini derinden etkiliyor.
Gerilimin Tarihsel Arka Planı
İki ülke arasındaki düşmanlık, 1979 İslam Devrimi ve ardından yaşanan rehine kriziyle başladı. ABD, İran'ı "teröre destek veren devlet" olarak nitelendirirken, İran da ABD'yi bölgedeki istikrarsızlığın baş sorumlusu olarak görüyor. 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşma (JCPOA) kısa süreli bir yumuşama sağlasa da, 2018'de ABD'nin tek taraflı olarak anlaşmadan çekilmesi ve yeniden yaptırımlar uygulaması gerilimi zirveye taşıdı.
Son dönemde İran'ın nükleer programını hızlandırması, uranyum zenginleştirme oranını %60'ın üzerine çıkarması ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) ile işbirliğini kısıtlaması, Batı başkentlerinde endişe yaratıyor. ABD yönetimi, İran'ın nükleer silah edinmesini engellemek için askeri seçeneği masada tuttuğunu yinelerken, İran ise savunma amaçlı olduğunu savunduğu programından vazgeçmiyor.
Bölgesel aktörler üzerinden yürütülen vekalet savaşları ise son yıllarda Irak, Suriye, Yemen ve Lübnan'da yoğunlaştı. İran destekli gruplar, ABD üslerine ve müttefiklerine yönelik saldırılarını sürdürürken, ABD de İran Devrim Muhafızları'na bağlı Kudüs Gücü komutanlarını hedef alan suikastlar düzenledi. Ocak 2020'de Kasım Süleymani'nin Bağdat'ta öldürülmesi, iki ülkeyi doğrudan savaşın eşiğine getirdi.
Bölgesel ve Küresel Boyut
ABD-İran gerilimi, sadece iki ülkeyi değil, tüm Ortadoğu'yu etkileyen bir krize dönüşmüş durumda. İsrail, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ABD müttefikleri, İran'ın nükleer ve füze programını kendi güvenliklerine yönelik en büyük tehdit olarak görüyor. Öte yandan İran, Şii milisler aracılığıyla Irak'tan Yemen'e uzanan bir "direniş ekseni" oluşturarak ABD'nin bölgedeki etkisini dengelemeye çalışıyor.
Küresel düzeyde ise Çin ve Rusya, İran ile ilişkilerini derinleştirerek ABD'nin yaptırım rejimini deliyor. Çin, İran'ın en büyük petrol alıcısı konumunda ve 2021'de imzalanan 25 yıllık kapsamlı işbirliği anlaşmasıyla ekonomik ve askeri bağlarını güçlendirdi. Rusya ise Suriye sahasında İran ile koordineli hareket ediyor ve Ukrayna savaşı sırasında İran'dan insansız hava aracı tedarik ettiği biliniyor. Bu durum, ABD'nin İran'a yönelik baskı politikasını zayıflatıyor.
Enerji güvenliği açısından da İran, dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip ülkelerinden biri. Basra Körfezi'nde yaşanabilecek herhangi bir askeri çatışma, küresel petrol fiyatlarını dalgalandırarak dünya ekonomisini olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle ABD ve İran arasındaki gerilim, sadece bölgesel değil, küresel bir risk faktörü olarak değerlendiriliyor.
Diplomasi kanalları ise tıkalı. İran, ABD ile doğrudan görüşmelere ancak yaptırımların kaldırılması şartıyla sıcak bakıyor. ABD ise İran'ın önce nükleer programını sınırlandırmasını ve bölgesel faaliyetlerini durdurmasını istiyor. Taraflar arasındaki güvensizlik o kadar derin ki, arabuluculuk çabaları (Umman, Katar, İsviçre gibi ülkelerin girişimleri) şimdiye kadar somut sonuç üretmedi.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, ABD-İran geriliminde hassas bir denge politikası izliyor. Bir yandan NATO müttefiki ABD ile ilişkilerini yönetirken, diğer yandan komşusu İran ile ekonomik ve enerji bağlarını korumaya çalışıyor. İran'a uygulanan yaptırımlar, Türkiye'nin doğalgaz ithalatını ve sınır ticaretini olumsuz etkiliyor. Ayrıca, İran'ın nükleer programındaki ilerleme, bölgede yeni bir silahlanma yarışını tetikleyerek Türkiye'nin güvenlik çevresini istikrarsızlaştırabilir. Suriye ve Irak'taki vekalet savaşları, PKK/YPG gibi terör örgütlerine alan açarak Türkiye'nin sınır güvenliğini tehdit ediyor. Bu nedenle Türkiye, tansiyonun düşürülmesi ve diplomatik çözüm için aktif diplomasi yürütüyor.