Dünyanın en büyük iki ekonomisi ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji savaşları, birçok yorumcu tarafından kaçınılmaz bir ayrışma olarak tanımlansa da, Cornell Üniversitesi'nden Profesör Jessica Chen Weiss'e göre bu bir hayalden ibaret. Weiss, yakın tarihli bir analizinde, Washington ve Pekin arasındaki jeopolitik gerilimlere rağmen, iki ülkenin ekonomik ve teknolojik olarak birbirine derinden bağlı olduğunu vurguluyor. Bu bağlılık, sadece ticaret rakamlarıyla sınırlı değil; tedarik zincirleri, finansal piyasalar, teknoloji standartları ve hatta akademik iş birlikleri, iki ülkeyi ayrılmaz bir şekilde birbirine kenetliyor. Weiss, bu karmaşık ilişkinin kesilmesi durumunda küresel ekonominin ciddi bir darbe alacağını ve her iki ülkenin de bu ayrışmadan zarar göreceğini belirtiyor.
Gelişmenin Arka Planı: Ayrışma Söyleminin Kökenleri
ABD-Çin arasındaki ayrışma (decoupling) tartışması, özellikle Donald Trump döneminde başlatılan ticaret savaşları ve teknoloji yaptırımlarıyla ivme kazandı. Biden yönetimi de bu politikayı büyük ölçüde devralmış olsa da, "risk azaltma" (de-risking) kavramıyla daha hedefli bir yaklaşım benimsedi. Ancak Jessica Chen Weiss, bu stratejinin pratikte başarısız olduğunu savunuyor. Örneğin, Çin'den ithal edilen mallara uygulanan gümrük vergileri, ABD'deki enflasyonu artırırken, Çin'in yerini dolduracak alternatif tedarikçiler bulmak kolay olmadı. Aynı şekilde, Huawei ve TikTok gibi Çinli teknoloji şirketlerine yönelik yasaklar, bu şirketlerin küresel pazarlara erişimini engelleyemediği gibi, Çin'in kendi teknoloji ekosistemini geliştirmesine yol açtı. Weiss, ayrışmanın maliyetinin hem ABD hem de Çin için çok yüksek olduğunu, bu nedenle tam anlamıyla gerçekleşmesinin mümkün olmadığını söylüyor.
Uzmanlar, iki ülke arasındaki ticaret hacminin 2023 yılında 600 milyar doları aştığını ve bu rakamın tüm söylemlere rağmen düşmediğini belirtiyor. Özellikle yarı iletkenler, nadir toprak elementleri ve ilaç hammaddeleri gibi kritik sektörlerde bağımlılık devam ediyor. ABD'nin yerelleştirme çabaları ise henüz bu bağımlılığı kıracak seviyeye ulaşmış değil. Bu nedenle, Weiss'in analizi, siyasi söylemlerle ekonomik gerçeklik arasındaki uçurumu gözler önüne seriyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
ABD-Çin ayrışmasının küresel etkileri, özellikle tedarik zincirlerinin yeniden yapılandırılması ve teknoloji bloklarının oluşmasıyla ortaya çıkıyor. Birçok ülke, bu iki süper güç arasında denge kurmaya çalışırken, ayrışma sürecinden olumsuz etkileniyor. Örneğin, Güneydoğu Asya ülkeleri, Çin'den kaydırılan üretimi çekmek için yarışırken, Avrupa Birliği ise kendi teknolojik egemenliğini inşa etmeye çalışıyor. Weiss, küresel ticaret sisteminin parçalanmasının, özellikle gelişmekte olan ülkeler için büyük bir risk oluşturduğunu vurguluyor. Dünya Bankası ve IMF verilerine göre, ticaret parçalanması durumunda küresel GSYİH'nin %7'ye kadar daralabileceği tahmin ediliyor. Aynı zamanda, bu ayrışma, Çin'in Kuşak ve Yol Projesi gibi alternatif yapılanmaları güçlendirirken, ABD'nin de Çin'i dışlayan ticaret blokları (Indo-Pasifik Ekonomik Çerçevesi gibi) oluşturmasına neden oluyor. Sonuç olarak, Weiss'in belirttiği gibi, tam ayrışma imkânsız olsa da, kısmi ayrışma küresel ekonomiyi yeniden şekillendiriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, ABD-Çin arasındaki bu ekonomik gerilimden doğrudan etkilenmese de, küresel tedarik zincirlerinde yaşanan dönüşümden fırsatlar elde edebilir. Çin'den ayrışan bazı üretim hatlarının Türkiye gibi stratejik konumdaki ülkelere yönelmesi, özellikle otomotiv ve tekstil sektörlerinde yatırım çekebilir. Ancak, Ankara'nın hem ABD hem de Çin ile dengeli bir dış politika izlemesi, bu fırsatları değerlendirmek için kritik önemde. Aksi halde, iki blok arasında sıkışma riski, Türkiye'nin dış ticaretini olumsuz etkileyebilir. Özellikle Çin'e olan ihracat bağımlılığı ve ABD ile savunma sanayii gerilimleri göz önüne alındığında, Türkiye'nin çok yönlü bir ekonomi politikası izlemesi gerekiyor. Bu bağlamda, Weiss'in analizi, Türkiye'nin küresel ekonomideki yerini yeniden tanımlaması için bir uyarı niteliği taşıyor.