Temmuz 2026'da Beyaz Saray, on yıllardır Amerikan bilim politikasının en kapsamlı revizyonu olarak nitelendirilen bir planı kamuoyuyla paylaştı. Başkan Donald Trump'ın bilim danışmanı Michael Kratsios tarafından kaleme alınan "Science: A New Golden Age" (Bilim: Yeni Bir Altın Çağ) başlıklı rapor, Amerikan araştırma ekosistemini canlandırmak için iddialı bir yol haritası çiziyor. Raporun ana hedefi, bilimsel araştırmaları yalnızca ekonomik rekabetin bir aracı olarak değil, ulusal güvenliğin ve toplumsal refahın merkezine yerleştirmek. Ancak uzmanlar, bu girişimin benimsediği "savaş" benzeri söylemin, bilimdeki işbirlikçi ve uluslararası doğaya zarar verebileceği konusunda uyarıyor.
Gelişmenin Arka Planı
Rapor, 2025-2026 yıllarında yaşanan yapay zeka atılımları, biyoteknoloji alanındaki ilerlemeler ve iklim değişikliğine yönelik artan kaygıların gölgesinde hazırlandı. Michael Kratsios, raporun önsözünde, "Bilimde yeni bir altın çağın eşiğindeyiz. Ancak bu çağ, ulusların bilgiyi bir silah olarak kullandığı bir jeopolitik ortamda şekillenecek" ifadelerini kullandı. Rapor, temel araştırmalara yapılan federal yatırımın artırılması, üniversiteler ve özel sektör arasındaki iş birliğinin güçlendirilmesi ve kritik teknolojilerde dışa bağımlılığın azaltılması gibi öncelikleri içeriyor. Bu hedefler doğrultusunda, 2027 mali yılı bütçesinde Ulusal Bilim Vakfı (NSF) ve Enerji Bakanlığı'nın bilim ofislerine yüzde 20 oranında ek kaynak ayrılması öneriliyor. Ayrıca, göçmen araştırmacıların vize süreçlerinin hızlandırılması ve savunma ile istihbarat kurumlarının bilim insanlarına erişiminin artırılması gibi adımlar da öngörülüyor.
Ancak raporun en dikkat çekici bölümü, bilim kurumlarının Çin başta olmak üzere rakip ülkelerle olan bağlarını sınırlamayı öneren kısmı. Bu kapsamda, bazı hassas araştırma alanlarında uluslararası iş birliklerine kısıtlamalar getirilmesi ve teknoloji transferinin daha sıkı denetlenmesi talep ediliyor. Bilim camiası ise bu önerilere temkinli yaklaşıyor; birçok akademisyen, "Bilim asla tek bir ulusun zaferiyle yürümez; duvarlar örmek bilimsel ilerlemeyi yavaşlatır" yorumunda bulunuyor. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden (MIT) bilim politikası uzmanı Prof. Susan Hockfield, raporu değerlendirirken, "Bu belge, inovasyonu teşvik etmekten çok, jeopolitik rekabeti bilimin içine taşıyor. Soğuk Savaş dönemindeki 'uzay yarışı' söylemini hatırlatıyor; ancak o günlerde bile bilim insanları perde arkasında iş birliğini sürdürmüştü" şeklinde konuştu.
Raporda yer alan bir diğer önemli öneri ise, bilim eğitimine yönelik bütçenin artırılması. K-12 (ilk ve orta öğretim) düzeyinde fen, teknoloji, mühendislik ve matematik (STEM) derslerinin müfredatının yenilenmesi ve öğretmen maaşlarının iyileştirilmesi hedefleniyor. Bu girişimin, uzun vadede Amerikan gençliğinin bu alanlara ilgisini artırması bekleniyor. Bununla birlikte, bazı eleştirmenler, bu tür projelerin seçim yatırımı dönemlerinde gündeme gelip zamanla unutulduğunu, kalıcı bir etki yaratmanın ise siyasi istikrara bağlı olduğunu vurguluyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
ABD'nin bilim politikasında yaptığı bu köklü değişikliğin küresel yansımaları kaçınılmaz olacak. Özellikle Çin, Avrupa Birliği ve Japonya gibi bilimsel yatırımlarını artıran ülkeler, Washington'un bu hamlesine kendi planlarıyla yanıt verecek gibi görünüyor. Pekin yönetimi, yapay zeka ve kuantum bilişim alanlarında uyguladığı teşvikleri artırma kararı aldığını zaten açıkladı. Koronavirüs sonrası dönemde "teknolojik egemenlik" kavramına önem veren AB ise, kritik sektörlerde dışa bağımlılığı azaltmaya yönelik Avrupa Yeşil Mutabakatı'nı ve Dijital On Yıl hedeflerini güçlendirme sözü verdi.
Bu politikalar, uluslararası araştırma ekosisteminde yeni bir denklem oluşturabilir; ancak bilimsel dergiler, açık veri ve ortak laboratuvarlar gibi uluslararası iş birliğini besleyen ağların zarar görme riski de bulunuyor. Bilim tarihçisi Prof. Naomi Oreskes, "Bilimsel ilerleme, rekabet ve iş birliğinin hassas dengesine dayanır. Eğer her ülke kendi teknolojisini diğerlerinden izole ederse, küresel sorunların (iklim değişikliği, pandemi, gıda güvenliği) çözümü imkansız hale gelir" uyarısında bulunuyor. Ayrıca, ABD'nin araştırma fonlarını savunma amaçlı kullanması, rakip ülkelerde de benzer askeri-bilimsel entegrasyon çabalarını hızlandırabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye'yi doğrudan ilgilendiren bir dış politika, güvenlik ve ekonomi meselesi olarak öne çıkıyor. Türkiye'nin son yıllarda savunma sanayii ve yerli teknolojilerde izlediği atılım politikaları, ABD'nin bilimsel korumacılığından etkilenebilir. Özellikle, yüksek teknolojili ürünlere erişim (yapay zeka çipleri, gelişmiş tıbbi ekipman vb.) üzerinde daha sıkı denetimler oluşturulursa, Türk araştırma kurumları ve özel sektör alternatif kaynaklar aramak zorunda kalabilir. Bu durum, Türkiye'nin Çin, Rusya veya Avrupa ülkeleriyle bilimsel iş birliği arayışını ivmelendirebilir. Türkiye açısından asıl önemli olan, kendi insan kaynağını ve Ar-Ge altyapısını uluslararası rekabette güçlendirecek stratejik bir bilim politikasının acilen hayata geçirilmesidir. Aksi takdirde, artan teknoloji milliyetçiliği, yeni soğuk savaşın ardındaki en kritik cephelerden birinde Türkiye'yi zayıf halka konumuna düşürebilir. Bu ortamda, savunma ve dış politika kadar bilim diplomasisinin de Türk dış politikasının öncelikleri arasında yerini alması gerektiği aşikardır.