Avrupa Birliği, düzensiz göçle mücadele kapsamında sığınma başvurusu reddedilen göçmenlerin geri gönderilmesi için üye ülkeler dışında 'sınır dışı merkezleri' (deportation centres) kurmayı planlıyor. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen'in öncülük ettiği bu girişimin, 2025 yılı içinde hayata geçirilmesi bekleniyor. Frederiksen, 'geri dönüş merkezleri' (return hubs) olarak adlandırılan bu tesislerin, AB sınırları dışında, üçüncü ülkelerle yapılacak anlaşmalar çerçevesinde kurulmasını savunuyor. Plan, özellikle Afrika ve Orta Doğu kökenli göçmenlerin AB topraklarına girmeden işlemlerinin tamamlanmasını ve doğrudan menşe ülkelerine veya güvenli üçüncü bir ülkeye gönderilmelerini öngörüyor.
Gelişmenin Arka Planı: 'Geri Dönüş Merkezleri' Fikri
Danimarka, uzun süredir katı göç politikalarıyla biliniyor. Ülke, 2021 yılında sığınma başvurularının işlenmesi için Ruanda ile bir anlaşma imzalamış ancak bu anlaşma henüz uygulamaya geçmemişti. Frederiksen, bu modelin AB geneline yaygınlaştırılmasını istiyor. Başbakan, geçtiğimiz haftalarda yaptığı açıklamada, 'Sınırlarımızı korumak ve düzensiz göçü caydırmak için yeni mekanizmalara ihtiyacımız var. Geri dönüş merkezleri, hem insani hem de pratik bir çözüm sunuyor' ifadelerini kullandı. AB Komisyonu ise bu fikre temkinli yaklaşıyor. Komisyon Sözcüsü, üçüncü ülkelerle yapılacak anlaşmaların uluslararası hukuka ve insan hakları standartlarına uygun olması gerektiğini vurguladı. Ancak Brüksel, özellikle son yıllarda artan düzensiz göç baskısı nedeniyle alternatif çözümleri masadan kaldırmış değil. İtalya ve Yunanistan gibi sınır ülkeleri, bu tür merkezlerin yüklerini hafifletebileceğini düşünüyor. Almanya ve Fransa ise insan hakları endişelerini dile getiriyor. Öte yandan, Avrupa Parlamentosu'ndaki bazı milletvekilleri, bu merkezlerin 'açık hava hapishaneleri'ne dönüşebileceği uyarısında bulunuyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Göç Politikasında Yeni Dönem
AB'nin sınır dışı merkezleri planı, yalnızca bir güvenlik önlemi değil, aynı zamanda dış politika aracı olarak da değerlendiriliyor. Uzmanlara göre, bu merkezlerin kurulacağı ülkeler, AB ile ekonomik ve siyasi bağlarını güçlendirmek isteyen yoksul veya istikrarsız bölgeler olacak. Ruanda, Fas, Tunus ve Libya gibi ülkeler potansiyel adaylar arasında sayılıyor. Ancak bu ülkelerdeki insan hakları ihlalleri ve siyasi istikrarsızlık, planın en büyük risklerini oluşturuyor. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), bu tür merkezlerin 'göçmenlerin korunmasını zayıflatacağı' uyarısında bulundu. Afrika Birliği ise, 'Afrika'nın Avrupa'nın göç sorunlarına depo olarak kullanılamayacağını' belirtti. Buna karşın AB, hem mali yardım hem de vize kolaylığı gibi teşviklerle üçüncü ülkeleri ikna etmeye çalışıyor. Bu model, AB'nin göç yönetiminde 'dışsallaştırma' (externalization) olarak adlandırılan stratejisinin yeni bir aşaması olarak görülüyor. Daha önce Türkiye ile yapılan 2016 göç anlaşması da benzer bir mantığa dayanıyordu. Ancak yeni plan, sığınma sürecinin tamamen AB sınırları dışına taşınmasını hedeflemesiyle daha kapsamlı.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye'yi doğrudan ilgilendirmese de, AB'nin göç politikasında yaşanan dönüşümün bir parçası. Türkiye, 2016 anlaşmasıyla AB'ye yönelik düzensiz göçü büyük ölçüde engellemiş ve karşılığında mali yardım almıştı. Yeni plan, AB'nin üçüncü ülkelerle benzer anlaşmalar yapma eğilimini güçlendiriyor. Bu durum, Türkiye'nin elini güçlendirebilir; çünkü AB, Türkiye'yi göç akışlarının kontrolünde kilit bir ortak olarak görmeye devam ediyor. Ancak, merkezlerin Türkiye gibi büyük bir ülkede kurulması olasılığı düşük. Bununla birlikte, Yunanistan ve Bulgaristan sınırlarındaki gerilimler, Türkiye'nin AB ile göç konusundaki pazarlık gücünü artırabilir. Türk dış politikası açısından, AB'nin bu yeni yaklaşımı, göç yükünün paylaşılması ve mali kaynakların artırılması için bir fırsat olarak değerlendirilebilir.