ABD'nin toplam ulusal borcu ilk kez 40 trilyon doları aşarak tarihi bir eşiğe ulaştı. Bu rakam, Donald Trump'ın Ocak 2017'de Beyaz Saray'a ilk kez girişinde kaydedilen 19.95 trilyon doların iki katından fazla. Son on yılda borçtaki artış, başkanların ekonomi politikaları, pandemi harcamaları ve savunma bütçeleri gibi faktörlerin birleşimiyle şekillendi. Peki bu devasa borç yükü, Trump, Biden ve Obama dönemlerinde nasıl bir seyir izledi? İşte rakamlar ve analizler.
Rakamlarla Borç Karnesi: Obama, Trump ve Biden
ABD Hazine Bakanlığı verilerine göre, Barack Obama göreve başladığında (Ocak 2009) ulusal borç yaklaşık 10.6 trilyon dolardı. Obama'nın iki dönemi boyunca borç, 2008 mali krizinin ardından gelen kurtarma paketleri ve sağlık reformu harcamalarıyla birlikte 2017'de 19.95 trilyon dolara yükseldi. Bu, Obama döneminde yaklaşık 8.4 trilyon dolarlık bir artış anlamına geliyor.
Trump yönetimi ise 2017'de devraldığı 19.95 trilyon dolarlık borcu, 2021'de görevi devrettiğinde 27.75 trilyon dolara çıkardı. Trump dönemindeki 7.8 trilyon dolarlık artışta, 2017'deki vergi indirimleri ve 2020'de Covid-19 salgınının ekonomik etkisini hafifletmek için yapılan devasa teşvik harcamaları etkili oldu. Biden yönetimi ise bu rakamı daha da yukarı taşıyarak, Ocak 2025 itibarıyla 40 trilyon doları aşan bir seviyeye ulaştırdı. Biden'ın pandemi sonrası iyileşme paketleri, altyapı yatırımları ve iklim değişikliğiyle mücadele harcamaları bu artışta belirleyici oldu.
Uzmanlar, borçtaki bu artışın sürdürülebilirliğini tartışıyor. Uluslararası Para Fonu (IMF) raporlarına göre, ABD'nin borç/GSYH oranı %120'nin üzerine çıkmış durumda. Bu oran, gelişmiş ekonomiler ortalamasının oldukça üzerinde. Ancak doların rezerv para statüsü ve ABD'nin borçlanma maliyetinin düşük olması, kısa vadede bir kriz riskini azaltıyor.
Bölgesel ve Küresel Etkiler
ABD'nin devasa borç yükü, yalnızca iç politikayı değil, küresel ekonomiyi de etkiliyor. Borç artışı, ABD Hazine tahvillerinin getirilerini yükselterek dünya genelinde faiz oranlarını etkiliyor. Özellikle gelişmekte olan ülkeler, dolar cinsinden borçlanma maliyetlerinin artması nedeniyle zorluk yaşayabilir. Ayrıca, ABD'nin borç tavanı krizleri, küresel piyasalarda belirsizlik yaratarak yatırımcı güvenini sarsabiliyor.
Borçtaki artışın bölgesel yansımaları da var. Latin Amerika ve Asya'daki bazı ülkeler, artan dolar faizleri nedeniyle para birimlerinin değer kaybetmesi ve enflasyonla mücadelede zorluklarla karşılaşıyor. Öte yandan, ABD'nin savunma harcamalarının büyük kısmının bu borçla finanse edilmesi, küresel güvenlik dengelerini de dolaylı olarak etkiliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD'nin borç yükü, Türkiye ekonomisi için dolaylı ama önemli etkiler barındırıyor. ABD'de artan faiz oranları, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerden sermaye çıkışına yol açabilir ve TL üzerinde baskı yaratabilir. Ayrıca, küresel likidite koşullarındaki sıkılaşma, Türkiye'nin dış finansman ihtiyacını artırabilir. Bununla birlikte, ABD'nin borç krizi, doların rezerv para statüsünü zayıflatma potansiyeli nedeniyle, Türkiye'nin alternatif ödeme sistemleri ve yerel para birimiyle ticaret arayışına dolaylı destek sağlayabilir. Bu nedenle, Türkiye'nin bu gelişmeleri yakından takip etmesi, makroekonomik kırılganlıklara karşı tedbirli olması gerekiyor.