ABD’li terör uzmanları, El Kaide ve IŞİD bağlantılı grupların Sahel bölgesinde ve ötesinde “giderek daha fazla yerleşik hale geldiği ve genişlediği” uyarısında bulunarak, 11 Eylül saldırılarının 25. yıl dönümünde ABD’in yeni bir küresel terör merkeziyle karşı karşıya olduğunu belirtiyor. Uzmanlara göre, Batı Afrika’nın geniş bir bölümünü kapsayan Sahel, cihatçı grupların yeniden toparlanma ve operasyon sahasını genişletme üssü haline geldi. Bu durum, ABD’in 2001’den bu yana yürüttüğü terörle mücadele stratejisinin yeni bir sınavla karşılaştığını gösteriyor.
Sahel’de Cihatçı Ağların Yükselişi
Son yıllarda Sahel bölgesinde El Kaide ve IŞİD’e bağlı gruplar, zayıf devlet otoritesi, siyasi istikrarsızlık ve ekonomik yoksulluğun yarattığı boşluktan faydalanarak etki alanlarını genişletti. Mali, Burkina Faso ve Nijer gibi ülkelerde hükümetlerin kontrolünden çıkan geniş kırsal alanlar, bu grupların güvenli sığınakları haline geldi. Özellikle Nijer’deki 2023 darbesi sonrası Batı yanlısı hükümetin devrilmesi ve Fransız askerlerinin ülkeden çekilmesi, cihatçı örgütlerin hareket alanını artırdı. Aynı dönemde Birleşmiş Milletler’in çok boyutlu istikrar misyonu MINUSMA’nın sona ermesi de güvenlik boşluğunu derinleştirdi.
El Kaide bağlantılı Cemaat Nusrat el-İslam ve Müslümanlar (JNIM), bölgede en aktif ve en geniş cihatçı ağ olarak öne çıkıyor. JNIM, Mali’nin kuzeyinden Burkina Faso’nun güneyine ve Benin, Fildişi Sahili gibi kıyı ülkelerine doğru yayılıyor. IŞİD’in Sahel kolu ise özellikle Nijer-Mali sınır hattında etkili. Bu iki grup arasında zaman zaman çatışmalar yaşansa da, her ikisi de Batılı hedeflere ve bölgesel hükümetlere yönelik saldırılarını sürdürüyor.
Uzmanlar, bu grupların sadece askeri olarak değil, aynı zamanda vergi toplama, adalet dağıtma ve yerel halkı yönetme gibi devlet benzeri işlevler üstlendiğini vurguluyor. Bu durum, bölgede kalıcı bir yönetim yapısı oluşturma çabalarının bir göstergesi olarak yorumlanıyor. ABD Afrika Kuvvetleri Komutanlığı (AFRICOM), Sahel’deki bu dönüşümü yakından takip ediyor ve istihbarat paylaşımı ile sınırlı askeri iş birliğini sürdürüyor.
Küresel Terör Tehdidi ve ABD Stratejisi
11 Eylül 2001 saldırılarının ardından ABD, küresel terörle mücadeleyi dış politikasının merkezine yerleştirmişti. Afganistan ve Irak işgalleri, bu stratejinin en görünür sonuçlarıydı. Ancak yirmi yıl sonra, terör tehdidi coğrafi olarak dönüşüme uğradı. IŞİD’in Irak ve Suriye’deki yenilgisi, örgütün başka bölgelere yayılmasına yol açtı. Sahel, bu yeni yayılma alanlarının başında geliyor. Uzmanlar, bölgedeki cihatçı grupların Batı’ya yönelik doğrudan saldırı kapasitesini henüz kazanmadığını, ancak bunun zaman meselesi olduğunu belirtiyor.
ABD Savunma Bakanlığı ve istihbarat kurumları, Sahel’deki grupların Avrupa’ya ve ABD’e yönelik potansiyel tehdit oluşturduğunu kabul ediyor. Nijer’deki ABD üssünde görev yapan askerlerin 2023’te darbe sonrası ülkeden çekilmesi, bölgedeki istihbarat toplama kapasitesini azalttı. Bununla birlikte ABD, insansız hava araçları ve uydu istihbaratıyla bölgeyi izlemeye devam ediyor. Ancak kapsamlı bir askeri varlık olmadan bu tehdidin ne kadar kontrol altında tutulabileceği belirsiz.
Öte yandan Rusya’nın Afrika’daki etkisi, özellikle Wagner Grubu üzerinden, Batı’nın bölgedeki nüfuzunu zayıflattı. Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti gibi ülkelerde Wagner’in varlığı, cihatçı gruplarla mücadelede etkisiz kaldığı yönünde eleştiriler alıyor. Bu durum, Sahel’deki güvenlik açığının daha da büyümesine neden oluyor. ABD, bölgesel aktörlerle iş birliğini güçlendirmeye çalışsa da, anti-Batı söylemlerin arttığı bir ortamda bu iş birliği zorlaşıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Sahel’deki cihatçı yayılma, Türkiye’nin Afrika açılımı ve bölgesel güvenlik politikaları açısından yakından izlenmesi gereken bir gelişme. Türkiye, son yıllarda Mali, Nijer ve Burkina Faso gibi ülkelerle savunma iş birliğini artırdı; TUSAŞ ve Baykar gibi şirketler insansız hava araçları tedarik ediyor. Ancak cihatçı grupların güçlenmesi, Türkiye’nin bölgedeki ekonomik ve diplomatik yatırımlarını riske atabilir. Ayrıca, Sahel’den Avrupa’ya yönelen düzensiz göç dalgası, Türkiye’nin transit ülke konumunu dolaylı olarak etkileyebilir. Türkiye’nin bölgedeki aktörlerle dengeli ilişkiler kurarak istikrarı desteklemesi, hem kendi çıkarları hem de bölgesel güvenlik için kritik önemde.