11 Eylül 2001'de ABD'de düzenlenen saldırılar, yalnızca binlerce insanın ölümüne yol açmakla kalmadı; aynı zamanda küresel çapta çatışma dilini kökten dönüştürdü. Washington yönetimi, saldırıların ardından 'teröre karşı savaş' (War on Terror) adı altında yeni bir söylem başlattı. Bu söylem, askeri müdahaleleri meşrulaştırırken, insan hakları ihlallerini de 'güvenlik' adına görünmez kıldı. O günden bu yana, 'terörist', 'radikal İslamcı', 'önleyici savaş' gibi kavramlar uluslararası siyasetin merkezine yerleşti. Peki, bu yeni dil nasıl inşa edildi ve etkileri günümüzde hâlâ nasıl hissediliyor?
11 Eylül Sonrası Yeni Bir Sözlük
ABD Başkanı George W. Bush'un 20 Eylül 2001'de Kongre'de yaptığı konuşma, 'terörle savaş' doktrininin manifestosu niteliğindeydi. Bush, 'Ya bizimlesiniz ya da teröristlerle' diyerek dünyayı iki kutba ayırdı. Bu ikili söylem, karmaşık jeopolitik gerçeklikleri basitleştirerek, müttefikleri ve düşmanları netleştirdi. Ardından Afganistan (2001) ve Irak (2003) işgalleri geldi. Irak işgali, kitle imha silahlarının varlığı iddiasıyla meşrulaştırıldı; ancak bu silahlar hiç bulunamadı. Yine de 'önleyici savaş' kavramı, uluslararası hukukun temel taşı olan 'meşru müdafaa' ilkesini aşındırdı.
Bu dönemde 'terörle savaş' yalnızca askeri bir strateji değil, aynı zamanda bir dil mühendisliği projesiydi. Guantanamo Körfezi'ndeki tutukevi, 'düşman savaşçı' (enemy combatant) statüsü yaratılarak Cenevre Sözleşmeleri'nin dışında tutuldu. İşkence, 'gelişmiş sorgulama teknikleri' olarak yeniden adlandırıldı. 'Olağanüstü teslim' (extraordinary rendition) adı verilen uygulamayla şüpheliler, işkence yapıldığı bilinen ülkelere gönderildi. Tüm bu uygulamalar, hukuki ve ahlaki açıdan sorgulanabilir olsa da, 'terörle mücadele' çerçevesinde meşruiyet kazandı.
Dilin Küresel Yayılımı ve Sonuçları
ABD'nin başlattığı bu söylem, kısa sürede diğer ülkelere de yayıldı. Birçok hükümet, kendi muhaliflerini 'terörist' olarak damgalamak için bu dili kullandı. Rusya, Çeçen ayrılıkçıları 'terörist' ilan etti; İsrail, Filistinli grupları 'terör örgütü' olarak tanımladı; Çin, Doğu Türkistan'daki hareketleri 'terörizm' olarak nitelendirdi. Böylece 'terörle savaş' söylemi, otoriterleşmeyi ve insan hakları ihlallerini gizlemenin evrensel bir aracı haline geldi.
Öte yandan, bu dilin en önemli sonuçlarından biri de 'İslam' ve 'terörizm' kavramlarının özdeşleştirilmesi oldu. Müslüman topluluklar, artan İslamofobi ve ayrımcılıkla karşı karşıya kaldı. ABD'de çıkarılan Vatanseverlik Yasası (Patriot Act), kitlesel gözetim ve keyfi gözaltıları beraberinde getirdi. Avrupa'da da benzer yasalar devreye sokuldu. Bu yasalar, gizlilik ve ifade özgürlüğünü kısıtlarken, 'güvenlik' söylemiyle kamuoyu ikna edildi.
Yıllar içinde 'terörle savaş'ın başarısız olduğu ortaya çıktı. Afganistan'daki 20 yıllık işgal, Taliban'ın 2021'de yeniden iktidara gelmesiyle sonuçlandı. Irak'ta istikrar sağlanamadı; DEAŞ gibi yeni terör örgütleri doğdu. Yapılan araştırmalar, 'terörle savaş'ın yol açtığı can kayıplarının 11 Eylül saldırılarındakinden kat kat fazla olduğunu gösteriyor. Brown Üniversitesi'nin 'Savaşın Maliyetleri' projesine göre, 2001-2021 arasında doğrudan savaş şiddetinden ölenlerin sayısı 900 binden fazla. Dolaylı ölümler ise milyonlarla ifade ediliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
11 Eylül sonrası oluşan 'terörle savaş' söylemi, Türkiye'nin güvenlik politikalarını ve dış politikasını derinden etkiledi. Türkiye, PKK'yı 'terör örgütü' olarak tanımlayarak bu dilin içinde yer aldı; ancak aynı zamanda bu söylemin Batı tarafından Kürt meselesine müdahale aracı olarak kullanılmasından endişe duydu. ABD'nin Irak işgali, bölgesel istikrarsızlığı artırarak PKK'nın Kuzey Irak'taki varlığını güçlendirdi. Türkiye, bu dönemde sınır ötesi operasyonlar düzenleyerek 'önleyici meşru müdafaa' hakkını kullandığını savundu. Öte yandan, Batı'nın 'terörle mücadele' adı altında Türkiye'ye yönelik eleştirileri, Ankara'nın Batı ile ilişkilerinde gerilim yarattı. Bugün Türkiye, terörle mücadelede kendi yöntemlerini savunurken, aynı söylemin darbe girişimi sonrası FETÖ ve PKK/PYD gibi yapılanmalara karşı kullanılmasında çifte standarttan şikâyetçi. Bu bağlamda, 11 Eylül'ün mirası, Türkiye'nin güvenlik ve egemenlik algısında hâlâ belirleyici.