11 Eylül 2001 saldırılarının üzerinden 25 yıl geçti. ABD'nin başlattığı "Terörle Savaş" stratejisi, yalnızca Orta Doğu'da değil, Avrupa'nın siyasi dengelerinde de derin izler bıraktı. Uzmanlara göre bu dönemde İslamofobi, aşırı sağ partilerin ana akım siyasete taşınmasında kilit rol oynadı. Terörle mücadele adı altında yürütülen politikalar, Müslüman topluluklara yönelik önyargıları kurumsallaştırırken, aşırı sağa da meşruiyet, erişim ve seçim gücü kazandırdı.
Terörle Savaş'ın Avrupa'ya yansıması
11 Eylül sonrası dönemde Avrupa ülkeleri, ABD'nin öncülüğündeki terörle mücadele operasyonlarına askerî ve istihbari destek verdi. Afganistan ve Irak müdahaleleri, Avrupa'da güvenlik yasalarının sıkılaştırılmasını, göçmen ve Müslüman topluluklar üzerindeki denetimin artırılmasını beraberinde getirdi. Bu süreçte "İslami terör" söylemi, aşırı sağ partilerin yıllardır dile getirdiği "İslam Avrupa'yı ele geçiriyor" tezini ana akım tartışmalara taşıdı.
2000'li yılların ortasından itibaren Avrupa'da aşırı sağ partiler, göçmen karşıtı ve İslamofobik söylemlerini "güvenlik" ve "terörle mücadele" çerçevesine oturtarak seçmen nezdinde daha kabul edilebilir hale getirdi. Hollanda'da Geert Wilders'in Özgürlük Partisi (PVV), Fransa'da Marine Le Pen'in Ulusal Cephe'si (sonradan Ulusal Birlik), Avusturya'da Jörg Haider'in FPÖ'sü ve İtalya'da Matteo Salvini'nin Lega'sı bu dönemde yükselişe geçti. Bu partiler, terör saldırıları sonrası oluşan korku iklimini siyasi sermayeye dönüştürdü.
Araştırmalar, 11 Eylül sonrası dönemde Avrupa'da Müslümanlara yönelik nefret suçlarında ciddi artış olduğunu ortaya koyuyor. Avrupa Temel Haklar Ajansı'nın raporlarına göre, birçok AB ülkesinde Müslümanlar iş, eğitim ve kamusal alanda ayrımcılığa maruz kaldı. Bu ortam, aşırı sağın "biz ve onlar" kutuplaşmasını derinleştirmesine olanak tanıdı.
"Terörle Savaş" dönemi, aynı zamanda Avrupa'da göç ve iltica politikalarının güvenlikleştirilmesine yol açtı. 2015 göç krizi sırasında aşırı sağ partiler, yıllardır işledikleri İslamofobik temaları daha geniş kitlelere ulaştırdı. 2015'ten bu yana Almanya'da AfD, Fransa'da Ulusal Birlik, İsveç'te İsveç Demokratları ve İspanya'da Vox gibi partiler, parlamentolarda ciddi temsil gücü elde etti. 2024 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde aşırı sağ gruplar, tarihi bir başarı kazanarak AB siyasetinde belirleyici bir konuma geldi.
Küresel ve bölgesel sonuçlar
11 Eylül sonrası dönemde ABD'nin "Terörle Savaş" doktrini, uluslararası hukuku ve insan haklarını aşındırdı. Guantanamo Kampı, işkence iddiaları ve kitlesel gözetleme programları, Batı'nın demokrasi ve özgürlük söylemini zayıflattı. Bu durum, otoriter eğilimli liderlerin ve aşırı sağ hareketlerin "çifte standart" eleştirilerine zemin hazırladı. Avrupa'da ise İslamofobi, yalnızca aşırı sağın değil, merkez sağ partilerin de zaman zaman başvurduğu bir söylem haline geldi. Örneğin, Fransa'da 2010'da burka yasağı, İsviçre'de 2009'da minare yasağı gibi uygulamalar, İslam karşıtı politikaların ana akımlaştığını gösterdi.
Bugün Avrupa'da aşırı sağ, göçmen karşıtlığı ve İslamofobi üzerinden siyaset yapmayı sürdürüyor. Ancak bu söylemlerin kökeni, 11 Eylül sonrası "Terörle Savaş" yıllarına dayanıyor. O dönemde kurulan güvenlik aygıtları ve olağanüstü yasalar, bugün hâlâ yürürlükte ve Müslüman toplulukları hedef almaya devam ediyor. Uzmanlar, "Terörle Savaş"ın sona ermediğini, sadece şekil değiştirdiğini belirtiyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Avrupa'da yükselen aşırı sağ ve İslamofobi, Türkiye'nin dış politikası ve güvenliği açısından doğrudan sonuçlar doğuruyor. Türkiye, AB üyelik sürecinde ve göç yönetiminde bu eğilimlerle karşı karşıya. Avrupa'daki Türk ve Müslüman topluluklara yönelik ayrımcılık, ikili ilişkilerde gerginlik yaratıyor. Ayrıca, aşırı sağ partilerin Türkiye karşıtı söylemleri, AB-Türkiye diyaloğunu zorlaştırıyor. Türkiye, İslamofobiyle mücadelede uluslararası platformlarda aktif rol alarak, Avrupa'daki Müslümanların haklarını savunmayı sürdürüyor. Bu gelişmeler, Türkiye'nin Batı ile ilişkilerinde dikkatli bir denge politikası izlemesini gerektiriyor.